20 TEMMUZ’A DOĞRU: Ziya Gökalp, elimizde gelecekleri görebileceğimiz ne bir rasat aleti vardır ne de ötesi araç gereçler derdi. Ve eklerdi: Fakat o geleceklerin nasıl olacağını görebilmemiz için yetişmekte olan çocuklarımıza gençlerimize, onların gidişatlarına bakmanız yeterlidir de derdi.. ***
“GENÇLİK” diyoruz.. Ki onlar yarınlardır.
Nitekim şu anda bizi yöneten “yöneticilerimiz” de dünün gençleriydiler..
Bazılarının babaları, yakınları türlü çeşitli siyaset tezgâhlarından evrilerek geçtilerdi..
Toplumun siyasi ve sosyoekonomik kaderini yüklenirlerken babadan oğula yada kızına intikal etmiş anlayış ve görgülerle inançlarını, kalındığı yerden bu kez de onlarla, sülalaleriyle devam ettirdilerdi… ***
O ZAMAN şunu soralım mı? “Kendi küçük dünyasındaki böylesi geleneksel yapı formatında siyasi ve ekonomik kaderi kuşaktan kuşağa aktarılıp yüklenilen “Kıbrıs Türk halkının davası” elan devam ediyor mu?”
Yoksa kuşaklararası kopukluk nedeniyle yıllar yılı bizim “mefkûre” dediğimiz “dava anlayışı” yitti mi?
***
BUGÜNE kadar Kıbrıs Türk halkının yakın tarihi içindeki sosyolojisi yapılmadı..
Sadece hikâyeleri, olayları, mücadele tarihi anlatıldı.. Sosyal sınıfları oluşturan kesimler incelenmedi ama.. Yetişen gençlerin siyasi soruna yönelik “değer yargıları” da ancak anketlerde aynalandı, etki tepkileri seçim propagandalarında gözlemlendi..
Ki bundan 47 yıl önce Türk mevzilerinden Rum mevzilerine kurşun yağdıran gençler bugün ana babadırlar..
Artık onların da genç evlatları vardır… ***
FAKAT Artık ne 1974 sonrası gençleri ne 1974 zaferinin babaları anaları ayni davanın insanları değillerdir..
Hatta onlar “kurtarıcı Türkiye” tartışmalı siyasetlerde eleştirilen eleştirenlerdirler!
Öyle de olması doğaldır! Çünkü bir siyasi davayı 47 yıl çözümsüzlüğe mahkûm ederek sürüncemede tutarsanız pek çok değer yargıları dezantrasyona uğrar, yozlaşır anlamını yitirir! ***
KIBRIS Türk halkı bugün böylesi bir siyasi sendromun içindedir..
Anavatan Türkiye’ye yönelik “inanç ve güven duyguları” sadece yitip gitmekle kalmamıştır..
Bıraktıkları boşlukları etki tepkilerde gelişen eleştiriler doldururken, siyasi görüş farklıkları da “tartışmalarıyla” öne çıkmıştır.. ***
ÇOK KISACA Sn. Erdoğan’ın 20 Temmuz’daki törenlere katılmak için ziyaret edeceği KKTC’nin yeni nesil gençleri, çoktan beridir 1974 ruhunun davasını değil… Kendi geleceklerinin.. Adadaki yaşam haklarının.. Gelecekte ne olup ne kalacaklarının.. Kendilerini nelerin beklediklerinin… Kuşku, korku ve sorgulamalarında yaşamaktadırlar!
Yani Sn. Erdoğan ziyaretini gerçekleştirirken mutlaka şunu bilmelidir: “Biz kurtulduk ama yetişmekte olan gençlerimizi kurtarmayı başaramadık!”
***
TOPLUMSAL travmalar sarî hastalıklar gibidir. Bulaşıcıdır yani!
Bir yerde yangın çıksa ateşi tüm toplum katlarında hissedilir..
Bir trafik kazasında ölenin arkasından tüm toplum “ah vah” eder!
Marketlerde, türlü çeşitli satış yerlerinde artan fiyatların azdırdığı pahalılık karşısında kopartılan feryatlar tüm toplumun sesi olarak yankılanır.. Nitekim:
***
GEÇEN gün bir gazetemizin manşetinde ayazlanıyordu! “2020 yılı hane halkı işgücü anketine göre KKTC’de işsiz sayısı 14 bin 950 kişiymiş!
Ki şu anda 2021’in Temmuz ayındayız ve pandemiden dolayı da her halde işsizler sayısı çok daha fazla artmıştır..
Zaten deniyor ki 2021’in anketi de yakında açıklanacakmış…
***
AÇIKLANMADAN biz haber verelim ama: “Kat katı işsizlik artışı!” Ki buna işi varmış gibi gözükenlerin de pandemiden kaynaklı “gizli işsizliğini” eklemek gerekir.. ***
BİLİR MİSDİNİZ? Dede babalarımız 1. ve 2. dünya savaşları sonralarını anlatırlardı. O dönemlerde açlık varmış. İngiliz besleyici olsun diye arpa ekmeğine elde kalmış kuru üzümleri koyarmış.
İnsanlar iş aş uğruna umuda yolculuk kabilinden gizlice sandallarla Anadolu’ya kaçarlarmış.. (Mersin, Silifke, Antalya Adana’ya falan…)
Bazılarıyla yıllar sonra konuşma fırsatı buldumdu. O gittikleri yerlerde açlık, üstelik sefalet vardı! Kaçanların çoğu bir daha geri gelemedi. Oralarda ölüp gittiler!
***
ÇOK ŞÜKÜR: O günlerden bugünlere 1974 felaketi ötesinde büyük kıyımlara uğramadık. Göç yollarında telef olsak da sonunda Kuzey’e sığınarak topraklarını “vatanımız” yaptık!
47 yıldır da “bizi tanısınlar” diye bekliyoruz. Bu kadarına da şükür!
***
NEDEN ŞÜKÜR? Çünkü çok şaşkınım! Pandeminin yarattığı işsizliğe, araya sıkışan “gizli işsizliğe” sürekli artan pahalılığa, iflas eden işyerlerine…
KARŞIN: Bu ülkede en uzak mesafesi yüz km. den öte olmayan yerlere lüks arabalarla gidilip gelinirken hayat pahalılığından neden şikâyet edildiğini anlayamam!
KIB-TEK’in ihale yolsuzluklarını anlayamadığım gibi!
Bir Turizm Tanıtma ve Pazarlama Müdüresini, denetimleri yapılmamış belgelere evraklara imza atması için zorladıklarını da anlamakta çok güçlük çektiğim için.
Ülke işsizlikten yakınır, müteahhitler, çevre mühendisleri, inşaat sektörü can çekişirken TC’li firmalara iş çıkarmaya çalışanları da anlamadığım gibi!
Koalisyon hükümetinin onca sorunları varken tüm derdi davasının erken seçimi nasıl kendine göre yontacağının gailesinde sancılandığını hiç anlamadığım gibi!..
*** İŞTE Sn. ERDOĞAN, 20 Temmuz’da şu yukarıda sadece bir ikisini ayazlattığım ve artık yanına Maraş sorununu da alan 47 yıllık siyasi çözümsüzlük mağduru, dünyadan tecrit edilmiş bu KKTC’ye geliyor..
Ben anlı şanlı Barış Harekâtına 47 yıldır nanik çeken çözümsüzlüğe karşın bu adada artık neyin tarihi görkemiyle kutlamaları olabilir diye düşünüyorum? ***
VE düşünüyorum: 20 Temmuz sabahı “şükran sana Türkiye” derken daha kaç yıl çözümsüzlüğü kamburumuzda taşıyacağız? Daha kaç yıl tanınmamış, dünyadan tecrit edilmiş “devlet” iddiamızdan öteye gitmeyen siyasi yapımızla, bu adada kaç 20 Temmuzlar daha kutlayacağız! Mazlum ve mağdur Kıbrıs Türk halkı olarak!
































