Otuz bir yıl önce Ankara’da öğrenciydik ve transistörlü bir radyodan, Bayrak’tan dinlemiştik Kuzey Kıbrıs Türk Cumhuriyeti’nin ilanını.
Kızılay’daki PTT telefonlarına koşmuştuk da “Kıbrıs’a bağlantı yok, telefonları kestiler” sözüyle paniğe kapılmıştık.
Kıbrıs Türk Federe Devleti, Kuzey Kıbrıs Türk Cumhuriyeti’ne mi dönüşüyordu yoksa memlekette darbe mi yapılıyordu?
Naci Talat’ın açıklamalarını radyodan dinleyince kansız ve olaysız bir darbenin gerçekleştirildiğini anlamıştık.
Hem de oy birliği ile.
Dönemin TKP’sinden şüphe ediyorduk ama dönemin CTP’sinin hayır oyu vereceğini düşünüyorduk.
Yanılmıştık.
Sonraları “ilan edildiğinde ağladım” diyecekti Mehmet Ali Talat ama “KKTC’nin Cumhurbaşkanı, Başbakanı, Başbakan Yardımcısı” olmanın yolunu açılacaktı herkese.
Rahmetli Özker Özgür rüzgara karşı eğilip-bükülen “kamış politikası” uygulanmakla suçlanacaktı.
Karşıtlarının neredeyse tümü müthiş bir takiye ile uyum göstereceklerdi değişen koşullara.
Şimdilerde KKTC’yi hakir görüp aşağılayanlara bakmayın, Leninist literatürden arakladıkları birkaç kelimeyi kullanarak şapka çıkarmışlardı KKTC’nin kurulmasına.
Ve bunca şikayete rağmen aslında herkes memnundur KKTC çatısı altında yaşamaya.
Çünkü adına KKTC denilen statüko herkesi memnun ediyor bir şekilde.
Otuz bir yıldır yağmalanmasına rağmen bitmiyor dağıttığı rantlar.
Bir tek Kıbrıs Türkü zarar gördü ve uluslararası hukukun dışına itildi.
Dünyada yalnızlaştı, ilan edildiği gün destek verenler bile terk etti Kıbrıs Türkü’nü.
***
Bin bir hatayla, yanlışa ve rant dağıtma sistemi üzerine kurulan KKTC’nin dünyanın gıpta edeceği çağdaş bir düzene dönüştürülmesi mümkün müdür?
Hani şairin “en son umut ölür” dizesindeki gibi “sil baştan yeni bir düzen yaratma” umutları da ölmek üzeredir.
Kıbrıs sorununu çözerek ve Avrupa Birliği’ne girerek kurtulma umutları yerlerde sürünmektedir.
Kendi evimizi düzenleyelim diyenler çoktan teslim bayrağını çektiler.
İlan edenler bile artık inanmıyorlar bu düzenin sonsuza dek yaşayacağına.
“Yok olacağız” sendromu toplumun tümüne yakınını sarmalına aldı.
Herkes hep bir ağızdan “yok olacağız” diye bağırıyor ama tümümüz de yılan görmüş kuş gibi donup kalmaktayız.
Yok olmayı bekleyen pasif direnişçiler gibi.
***
İnsanın birinci görevi neslinin devamını sağlamaktır.
İkinci görevi de neslinin özgür ve müreffeh bir şekilde uzun yıllar boyu yaşamasını sağlamaktır.
Bizden öncekiler, hem de en zor koşullara rağmen nesillerinin devamını sağladılar.
Kendilerinin yaşadıkları fakirliğin ötesinde bir zenginlik devrettiler bize.
Onlar da yok olma sendromu yaşıyorlardı.
Fakat, mücadele ediyorlardı yok olmamak için.
Şimdilerde bu nesil teslim bayrağını çekmek üzere.
Afrika’daki ilkel kabilelerin bile bin yıllardır başardıkları birinci görevlerini Kıbrıs Türkü başaramayacak gibi.
Otuz bir yılın sonunda durum budur…
































