Kaya bey kuşkusuz başarılı bir cerrahtı. Ahmet Tolgay ve Filiz Besim’in yazdıkları “Dr. Kaya” adlı kitapta bu konuyla ilgili birçok örnek verilmiştir. Cerrahlığın ötesinde Kaya Bey iyi bir hekimdi. Nereden mi biliyorum? Gözlem ve deneyimlerimden.
Eşim rahatsızlanmıştı. Kan göstergelerinde bir anormallik saptandı. Hastaneye kaldırıldı. Orada yapılan kan analizlerinden sonra ciddi bir rahatsızlık teşhisi kondu. Kaya bey ziyarete geldi. Durum kendisine anlatıldı. Kaya bey şöyle bir baktı ve şöyle dedi: “Ortada bir yanlışlık var. Yüzünde böyle bir hastalık belirtisi yoktur.”
Tahliller yeniden yapıldı ve her şey normal çıktı. Ben ilk anda Kaya beyin bizi teselli etmeye çalıştığını sanmıştım ama adam haklı çıktı. Kandaki anormal göstergelerin nedeni tam da anlaşılamadı. O sıralarda aldığı başka bir ilâcın milyonda bir böyle bir yan etkisi olabileceği söylendi.
Bir ara eşim göğsünde bir topak fark etti. İlgili doktora gitti. Kanser olma ihtimali olduğu söylendi. Birkaç ay sonra tekrar kontrol edilecek ve büyüme varsa çaresine bakılacaktı. Rum arkadaşlarla konuşuldu ve en iyilerden biri sayılan bir Rum doktora göründü. Biyopsi yapılması gerekirmiş.
Kaya bey o sıralarda emekliye ayrılmıştı. Bir gün bir yerlerde karşılaştılar ve durum kendisine anlatıldı. “Ben eczaneye gelip bir bakayım” dedi. Ve geldi muayene etti. “Bu bir yağ bezesidir. Sakın göğsünü kimseye elletme. Kendiliğinden dağılacak” dedi. Dediği gibi de oldu.
Geçen sene sol baldırıma önce bir uyuşma sonra da bir sızı girdi. Otururken o kadar rahatsız ediyordu ki ayağa kalkıp hareket etmek ihtiyacı duyuyordum. Ne tür bir doktora görünmem gerektiğini de bilmiyordum. En sonunda Kaya beye danışmaya gittim.
Gazete okuyordu. Epeydir görüşmemiştik. Beni görür görmez Kıbrıs meselesini açtı. Epey sohbet ettik. Neredeyse niye geldiğimi unutmuştum. Sebebi ziyaretimi sorunca anlatmaya başladım: “Sanırım siyatik oldum ama ne tür bir doktora gitmem gerektiğini bilmiyorum”. Kaşlarını çattı ve ciddi bir sesle “Siyatik diye bir hastalık yoktur” dedi, “Belle ilgili bir sorun olmalı. Yat da muayene edelim”.
Muayene etti ve şöyle dedi: “Sol bacakta hafif bir zayıflama var. Omurlardan biri siniri bastırıyor. Bir nöroloğa görün. Bildiğin gibi artık her şeyin fotoğrafını çekiyorlar. Böylece sen de emin olursun. Ama ameliyat teklif edilirse sakın kabul etme. Bu ameliyatlık bir iş değil. Ameliyat gerektirmez”.
Nöroloğa gittim. MRI çektirdim. Bilgisayara bağlanıp bacaklarımın çeşitli yerlerine iğneler sokuldu. Sonuç: Kaya Bey ne dediyse o.
Kaya bey bir cerrah olmasına rağmen ameliyatı son çare olarak görürdü. Hatta o konuda kararsızmış gibi görünürdü. Ameliyat etsek mi, etmesek mi? Beni mideden, eşimi safradan ameliyat etti. Ancak iki ameliyatı da son anda yaptı. Önerinin sanki bizden gelmesini bekliyormuş gibi bir hali vardı.
O kadar ki safra kesesi nedeniyle eşim hafif bir sarılık geçirmişti. Kendisini görmeye geldiği zaman ilk sözü şu olmuştu: “Gördün mü? Ameliyat olmadın, başımıza bu geldi. Sarılık geçince ameliyat yapmamız gerekir.” Halbuki sarılıktan önce “Ameliyat yapsak mı?” diye sorup dururdu.
Bazı çevrelerde Kaya beyin “paragöz” olduğu yönünde sözler sarf edildiğini duydum. Oralarda söylediklerimi burada tekrarlamak istiyorum. Kaya bey bizden bir kuruş para almadı. Paranın sözünü ettirmedi. Üstelik Türkiye’den gelen bazı dostlarımı kendisine muayeneye götürdüğüm zaman onlardan da para almadı.
Rüşvetten sayılırsa bizden aldığı tek “rüşvet” iki yemekti. Helâli hoş olsun! Bir defa bazı arkadaşlarla kendisini evimize davet ettik. Bir keresinde de ameliyat ekibiyle birlikte kendisini bir lokantada ağırladım. O kadar.
Eşim hastaneye yattı. Ön hazırlıklardan sonra safra kesesinden ameliyat olacaktı. Kaya beye gittim ve ameliyat ekibini yemeğe çıkarmak istediğimi söyledim. Zaten çatık olan kaşlarını daha bir çatarak şöyle dedi: “Ameliyattan önce yeme-içme olmaz. Orası kapalı kutu. Biz neler gördük. Açarız, bakarız, her şey yolunda gider; ondan sonra yer içeriz.” Böyle bir öneri yaptığım için utandım. Ama bu sayede Kaya beyden iyi bir ders almış oldum.
Ameliyat yapıldı. Her şey yolunda gitti. Artık yenip içilebilirdi. O günlerde Lefkoşa’nın en gözde yerlerinden biri Paraşut idi. Bugün Peyak yolunda Hacı Ali’nin araba galerisi olarak kullandığı binanın yerinde bahçeli bir lokantaydı.
Öğleye doğru gidip en kenardaki bir portakal ağacının altında beş-altı kişilik bir masa ayırmalarını rica ettim. Oranın sahibi mi, yöneticisi mi her kimse bana kimlerin olacağını sorunca bir grup doktorla geleceğimi söyledim. Yarı şaka yarı ciddi şöyle dedi: “Doktorları yedireceğine giydir, beyim”. Güldüm “Helâlleridir” dedim ve çıktım.
(Haftaya devam edecek.)

Sonraki Haber

























