Havadis Gazetesi | Kıbrıs Haber
Köşe Yazarları

BU NE DÜŞMANLIK! (YANGININI SÖNDÜRME TEKLİFİMİZİ BİLE KABUL ETMEDİ!)

Gelecekleri bilemeyiz. Allah bize öyle bir özellik bahşetmedi.

İyi ki bahşetmedi! Çünkü o “geleceklere” hükmetmek için    değiştirmeye kalkar, istediğimiz gibi yönetme efkârında  kendi irademizin egemenliğimize almak için de birbirimizle savaşırdık! Yani ölür öldürünürdük!

Bu nedenle iyi ki  gelecekler  “karanlıktır!”

Buna karşın göremediğimiz o “gelecekleri” yine de yaşadığımız anlar sürecinde bazı “emarelerle” tahmin edebilir değerlendirebiliriz..

***

RUM  tarafındaki büyük yangına dolayısıyla her insanın insan olduğu için yüreğini sızlatan o büyük felakete bu düşünceyle bakmak zorunda kaldığım için bir kez daha üzüldüm.

Olayı biliyorsunuz: Uzağındaki İsrail’e bile yangını söndürmek için yardım  çağrısında bulunan Anastasiadis’li Rum Yönetimi hemen Kuzey’indeki Türk toplumunun yardım talebini kabul etmedi!

Kaldı ki yangınlara karşı büyük donanımı olan Türkiye’den isteseydi o yangını çok daha erken söndürebilirdi..

İstemedi hatta tabiri caizse lafını bile ettirmedi!                                                                                              ***

OYSA olay “insanlık” denen o ilahiydi.  Yangın nedeniyle her türlü siyasi sorunlardan arınmıştı. Çünkü yanan “cemadat” dediğimiz tüm “canlı ve cansız varlıklardı.” Dağlar ormanlar, köyler, hayvanlar, insanlardı..

Yanan asırlar itibarıyla  anca oluşan tabiattı. Ve asıl yanan insanların  ciğerleri, yürekleri ruhlarıydı!

Ki bir gün Sur’i İsrafil o kıyamet günü borusunu çaldıkta, tüm insanlar, insanlık; dost düşman, siyah beyaz, zengin fakir, iyi kötü, kadın erkek ayni yerde toplanırlarken,  işte  asıl büyük yolculuk o zaman başlayacak.. Kolkola, gönül gönüle. Rum Türk, Ermeni,  İngiliz, Amerikalı, Fransız İtlayan… Değil..

Salt “insan ve insanlık” olarak yürünecek nerede nasıl biteceğini bilmediğimiz o yolda!

***                                   …RUM HALKI  “kilise” hastasıdır! Ne kadar cami inşa etsek onların sadece Lefkoşa’nın her mahallesinde bile bir iki kiliselerinin olduğu gerçeklerdeki rekorlarına ulaşamayız!

Tahmin  etmek isterim  ki o kiliselerde önce “insanlık, yardımlaşma, iyilik, saygı sevgi” vaazları verilir..                                              Papazlar dini bütün Hıristiyanlara Hz. İsa’nın sözlerini okurlar İncil’den.. Ki ne derdi Hz. İsa? Bir yanağınıza vururlarsa çevirin öteki tarafına vursunlar!” Öylesi tevekkül doludur Hristiyanlık..

***

FAKAT: o kiliselerde asırlardır Türk düşmanlığına yönelik vaizler de bulunulur!         Türkler adadan çekip gidene kadar mücadele edeceklerinin yeminleri edilir!

Enosis gerçekleşene dek mücadele edeceklerinin sözleri verilir!…              Dolayısıyla hiç şaşmadım! Sanırım sizler de şaşmadınız! Rum tarafının yangın nedeniyle Türk tarafının uzattığı yardım elini itmesine!

***

PEKİ ne olacak bu sürüp giden düşmanlığın sonu? Nereye kadar ve nasıl  bir siyasi sonuca toslayacağız!

Ki vakti zamanında bir Türk erkeğini sevip ona kaçtığı, imam nikâhıyla evlendikleri için bir Rum kızı, kilise tarafından aforoz edildiydi. Benzeri olaylar da çoktu!

“Sevgilere, aşklara” bile Türk adı karıştığı için tahammülü olmayan bir toplumdur karşımızdaki..

BU nedenle  hiç ama hiç şaşmadık Güney Rumunun yardım çağrımızı kabul etmemesine!

Bu düşmanlık bu kin yitip bitmeden dinmeden de bu adada barış olmaz..

***

YENİ BİR HAFTAYA DAHA BAŞLADIK! Konumuz geçen haftadan sarktığınca ve devamında “erken seçimlere” yönelik sürdürülen tartışmalar..

Başka: Siftah bismillah yıllar  yılıdır sürdürülen çevre pisliği! Ayıp olmasın diye adına çevre kirliliği diyorlar!                                Ki TC’li  şarkıcılar türkücüler KKTC’ye  gelmeye başladıklarında, “adanız güzel ama çok pis” diyorlardı. Artık söylemiyorlar çünkü “pisliğin tertipsizliğin, pespayeliğin” tabiatımız olduğunu anladılar, mazur görüyorlar! Oysa “bari” diyoruz:

***

BARİ  gerçekleştiremediğimiz çözüme nazire KKTC’e gelen misafirlerimizin inadına hasetine  bir gururla, gözlerine sokacak   “diyarı cennet” yaratsaydık!                   “Helal olsun be bu topluma bu diyarlar” deselerdi.

Hatta bırakın yabancıların  değer yargılarını… Kendimiz gurur duysaydık..                 Ki İngiliz sömürge döneminde daha ilkokulda öğretmenlerimiz bize ısrarla şunu öğretirlerdi: “Fakir olmak ayıp değildir. Asıl ayıp pis olmaktır!”

Zaten toplum olduğu gibi fakirdi. Fakat evlerin içi sakız gibiydi.        Çeşme yoktu ama kirli çamaşırlar, altında odunların yandığı “küllü suyulu” kazanlarda yıkanır tokmalarla dövüldükten sonra iplere serilirdi..             Bugünün “mop” görevini gören “torba parçalarından” evlerin alçı taşından mermeleri silinirdi.

Her sabah her evin sokak kapısı önü süpürülür, o toprak yollarda kibrit çöpü bile  kalmazdı..

Temizlik ilahi bir dua gibiydi.. Tertip vazgeçilmez bir aile geleneğiydi.. Hele “terbiye!” Herkes birbirine “Atatürk devrimlerinin eseri olması gerekir, “bay” “bayan” diye hitap ederdi. Küçükler büyüklerine amca dayı derlerdi..

Cemaattık tabi ki! Köylü, en kabadayısından kasabalıydık.. Şehir yoktu ki!

Ama işte o yılların o fukara o okuma yazma bilmeyen  o tertemiz insanları sayesinde geldik bugünlere.. Hem ruhumuz hem çevremiz ak pak!                                                                         ***                       “BÜYÜDÜK ve kirlendi dünya!”           Kentleştik ama o kentlerimizi ne akıllıca imar iskân planlarıyla inşa ettik ne de temiz tutmasını öğrendik!

“Yeter ki evlerimizin içi temiz olsun” dedik!  Çevreye nanik çekerken piknik alanlarından doğasına, yollarından arsalarına kirletmediğimiz yer kalmadı.

Belediyelerin temizlik çabaları da kirliliğe yenik düşünce KKTC eşittir “pis” olmakta!