Dün KKTC’nin demokrasisi bir yılda ikinci kez yara almıştır. Demokrasiyi korumakla görevli olanlar tarafından hem de. Sanki o kaleyi bizzat içinde kalanlar yıkıyor. Bugün hükümet eden partilerin milletvekillerini de bir yere yazın. O isimler, KKTC’de demokrasiye tahammülü olmayanlardır. Onlar demokrasinin yerine başka şeyler koyabileceklerini falan sanmaktadırlar. Olup bitenin izahı budur.
ABD’de 514 gazeteci, bir mektup yayınladılar… “Hikayeyi doğru yazmak gibi bir sorumluluğumuz ve de kutsal bir yükümlülüğümüz var. Gerçeği haberleştirmedeki her başarısızlığımızda, okuyucularımızı, amacımızı başarısızlığa uğratıyoruz” diyorlar…
Karşı çıktıkları konu, İsrail’in Filistin’deki işgali ve ırksal ayırımcılık… İsrail’in Filistinlilere uyguladığı sistematik baskının basın tarafından gizlendiğini, gazeteciliğin “Gerçeği bulmak ve güçlüleri hesaba çekmek, objektiflik” ilkelerinden uzaklaşıldığını dile getiriyorlar.
İmza sahipleri arasında, bu suçu işleyen The Washington Post, Wall Street Journal ve Los Angeles Times gibi ulusal medya organlarının mensupları da var. Anladığım kadarıyla, haberler objektif olarak yazılıyor olsa da editör düzeyinde siyasi müdahaleye uğruyor.
Medyanın sözde özgür olduğu Amerika’da da durum bu. Malum orada da en güçlü yayın organları, siyasetle, silah tüccarlarıyla, petrol şirketleriyle, başka büyük şirketlerle içli dışlı. Hem reklam gelirleri bakımından hem de patronlarının diğer ilişkileri bakımından.
Amerikalı meslektaşların çıkışında beni etkileyen başlıktaki ifade oldu; “Hikayeyi doğru yazmak”… Basının özgür olmadığı yerde, hiçbir hikaye doğru yazılmaz.
Bizim bu küçücük ülkemizde de durumun pek farklı olması beklenmez. Öyledir de zaten. Hatta dünyadakinin tersine, sermayenin medya organı sahibi olmasını yasaklayan bir kural bile yoktur. Dahası bir basın yasası bile yoktur. Tam anlamıyla vahşi bir mecra… Parası olanın televizyon, gazete kurduğu bu ülkede, şimdilerde elektronik basın, bu gibilerin sayılarının artmasını sağlıyor.
Her yerinden tel tel dökülen bir devlet yönetimini, başarılı göstermeye bile yeltenenler var bu ülkede. Bakın göreceksiniz, Meclis’te irade dışında suni çoğunluk yaratan Ad Hoc Seçim Komitesi’ni çoğu gazeteci görmeyecek bile. Görmezden gelecek.
İnandıklarından değil. Birçoğuyla geçmişte yollarım kesişmiştir. Ama dediğim gibi, siyaset ve sermayenin kanca attığı çok gazeteci var bu ülkede.
İnansalar da inanmasalar da kamuoyu onların manipülasyonlarıyla yanlış yönlendirilecek.
Bugün 21. yüzyılın ilk çeyreğinde bizim Gerçek Hikayemiz, halkın fakirleşmesi; iradesinin, demokrasisinin dumura uğratılması; devletin uçuruma doğru sürüklenişi; siyasetin seviye kaybıdır. Bu coğrafyada gerçek hikaye, kötüdür, çirkindir, tehlikelidir…
İşte kutsal görev, her türlü baskıya, engellemeye, karşı faaliyete rağmen, gerçeği dile getirmektir.
Bir avuç kalmış olabiliriz. Görev, daha fazla ayrışmadan, ortak değerlerimiz için daha çok dayanışma göstermek, hep birlikte mücadele etmektir.
Sözümüzü söyleyeceğiz, kamuoyunu uyandıracağız ki, çok geç olmasın.
Yapmazsak, her şey bittikten sonra tarih bizleri de diğerlerinin safına koyacak, “Ne basiretsizmişler” diyecek…
YERİN KULAĞI VAR
İSTİFA EDİN, SİSTEMİ TIKAYIN:
Lefkoşa Belediye Başkanı Mehmet Harmancı yapılması gerekeni söyledi; “Muhalefet istifa etsin, sistem tıkansın, seçime gidelim”. Başka yolu kalmamıştır. İstediğiniz hukuki mütalaayı verin, istediğiniz mahkeme kararını çıkartın, istediğiniz açıklamayı yapın, dilinizde tüy bitsin, değişecek bir şey yok. Aklımızı hedef alıyor olup bitenler. Sine-i millete dönülsün, toplumsal muhalefet birleşsin. Bugün artık bu Meclis’te bulunmak bana göre ülkeye zaman, demokrasiye zemin kaybettiriyor…
DİNLERLERMİŞ:
Tufan Erhürman, seçimlerle ilgili demokrasiyi katlederek özel üretim komite oluşturulmasından bahsederken, “anlatıyoruz, dinlemiyorlar” deyince, UBP sıralarından “dinliyoruz” cevabı geliyor. İç Tüzüğü ihlal ettiklerini bilmem kaçıncı defa anlatıyor Erhürman. Dinlemiş olsalar yaptıkları ihlalden vazgeçerlerdi. Kürsüdeki konuşmacıyı dinliyorlar ama sadece işitiyorlar o kadar. Çünkü anlamak gibi bir niyetleri yok. Kim ne derse desin demokrasiyi katletmeye kararlılar…
MİLLİYETÇİ DEĞİL, LİLLİYETÇİ:
Devletin kurumlarını tehdit eden Erhan Arıklı’nın yeni marifeti; 55 yaşındaki bir partilisini devlete istihdam etmek. Zaten bunlar bayrak vatan işine girdi mi anlayın ki, halktan sakladıkları bir şeyler yapacaklar. Ülkede binlerce işsiz genç varken, emeklilik yaşı gelmiş birisini dolgun maaşla devlete yamalamak milliyetçiliğin neresinde var? Ama bunların hepsi milliyetçi değil LİLLİyetçi…
HALKIN PARASIYLA PARTİZANLIK:
Memurun hayat pahalılığı hakkını yasa dışı bir şekilde keserek ürettikleri kaynakla, hellim dağıtıyorlar. Ama nasıl, parti örgütleriyle. İşte şehir efsanesi olmaktan çıktı. Kudret Özersay’ın akrabalarına gitmiş UBP örgüt yetkilileri hellim dağıtmak için. İspatlı, kanıtlı. Yine başka çare yok, HP konuyu mahkemeye götürüyor. Halka düşen bu hellimleri reddetmektir. “Bu kadar aciz değiliz, elinize düşmedik” demektir…
LÜKS VE ŞATAFAT
Memleket yangın yerine dönmüş, sektörler ayakta, vatandaş sorunlarına çare bekliyor ama onların derdi başka. Tatar’ın ki ise bambaşka. Kendine hediye lüks bir saray yaptırmak için kolları sıvadı. “Saray benim değil, Kıbrıs Türkünün” diyor Tatar. Böyle bir zamanda, hiç çekinmeden, sıkılmadan. Duyan da zannedecek dünya liderleri ziyaret için kuyruğa girmiş. Pişkinliğin, görgüsüzlüğün bu kadarı da fazla. Yettiniz artık…
TURİST NİYE GELSİN:
Geçen hafta açıklanan giriş kurallarına göre Yeşil Bölgeden gelenler aşılı kişilerden PCR istenmiyordu. Ancak yeşil bölge olan İsrail’den gelen turistler, “dur, sen turuncu bölgeye indin, PCR çıktın nerede deyip kapıda saatlerce bekletiliyormuş. Ayrıca, uçakları geç gelen turistlerin de sokağa çıkma yasağı bahane edilerek ülkeye sokulmadığı iddia ediliyor. Yahu ülkeye turist gelsin diye canınızı yediniz ama, gelenleri de ülkeye sokmamak için elinizden geleni yapıyorsunuz…
































