Havadis Gazetesi | Kıbrıs Haber
Köşe YazarlarıSürmanşet

Umutsuz müzakereler/ ve Koranavirüs de geçecek

Dün besş yıl aradan sonra Türkiye ile Yunanistan İstikşafi müzkereler için  İstanbul’da 61. kez müzakere masasına oturdulardı.

Dün sabah bugünkü yazımı yazmadan önce  medyadaki ilgili haberleri şöyle bir taradığımda, müzakere masasında hangi sorunların tartışılacağına  yönelik verilen bilgi şöyleydi:

(1) Karasuları sorunu. (2) Kıta sahanlığı sorunu!. (3) Adaların silahsızlanıdırılması. (5) Ulusal hava sahasının genişliği. (6) Arama Kurtarma faaliyetleri alanlarında yaşanan sorunlar.

Farkındaysanız Kıbrıs siyasi sorunu müzakerelerde gündemi oluşturan konuların dışında bırakıldı.

Bunu önceden biliyorduk çünkü İstanbul’daki müzakereler son zamanlarda Rum-Yunan ikilisinin Doğu Akdeniz’deki yayılmacı  tutumuna ilişkin kaygı verici  tutumuna ilişkindi!

Nitekim Yunanistan Ege denizindeki adalarıyla    Rum tarafının  D. Akdeniz’deki münhasır ekonomik bölgelerini de  kapsamına alacak    büyük bir deniz alanı hakimiyeti  oluşturulmak amacında  hem Kuzey Kıbrıs Türk Devleti  hem  Türkiye açısından stratejik yönden kabul edilemez bir yayılmacılığı  çakıyordu.

Üstelik Lozan Anlaşmasına aykırı şekilde Ege adalarını silahlandırıyordu..

PEKİ İstanbul’daki bu müzakerelerin “Kıbrıs” yada “Kıbrıs siyasi sorununa”  yönelik ilişkisi ne olabilirdi?

Çok kısaca eğer İstanbul’daki Türkiye  Yunanistan istikşafi müzakerelerinde olumlu gelişmelerle somut kararlara varılırsa, Kıbrıs sorununun da iki ülke arasında müzakere edilebileceği olasılığının artması.

Çünkü Kıbrıs sorununun çözümü evvel emirde Türkiye ile Yunanistan arasındaki hasmane  tutumların sona erdirilmesine bağlıdır. Kaldı ki her iki ülke de hâlâ 1960 Kıbrıs Cumhuriyeti ahkâmlarında garantör ülkelerdir. Ve her iki ülkenin adadaki varlıkları da bu garantörlüğe dayanmaktadır.

PEKİ eğer siyasi sorun  bu kadar  açık seçikse, İstanbul’daki Türk-Yunan müzakerelerinden ortak akla dayalı barışçı ve olumlu bir  karar çıkabilir mi?

Sanmıyorum! En kabadayısından “yeniden devam etmek kararında müzakere kapısı açık tutulur!

Bu da Yunanistan’ın “zaman kazanmaya matuf kör gözüne parmağım dercesine sözde taktiksel bir oyalamasını  teşkil eder!

Dün akşam itibarıyla müzakere safhasında olanları zaten hep birlikte öğrenmiş olacaktık. Keşke bizi yanıltacak olumlu gelişmelere tanık olsak..

***

      Bir haftadır yüzümün sağ tarafındaki çürük azı dişimin sızısıyla kıvranıyorum. Beynime kadar vuran sızısı nedeniyle  sağ gözümden dereler gibi gözyaşları akarken “Allah kimseye diş ağrısı vermesin” diyorum..

Ki eski insanlar, krallar kraliçeler dayanamadıkları diş sızıları nedeniyle başlarını duvarlara çarpa çarpa ölürlermiş!

…YUKARIDA yazdıklarım  rastgele bir  yakınma değildir.                                                  Ki henüz beş altı yaşımdayken, kış aylarında çoğu sabahlar, çapak kestikleri için birbirlerine yapışan kirpiklerimden dolayı   açılmayan gözkapaklarım nedeniyle kör olduğumu zanneder  feryat figan ağladığımı hatırlarım.

Annem hemen “islimi” yakar,  iyice kaynattığı için koyulaşmış çaya  pamuğu batırır, büyük bir sabır ve  şefkatle  birbirine yapıştığı için peksemet gibi sertleşmiş  kirpiklerimdeki çapakları  temizler, yavaş yavaş göz kapaklarımı açmamı sağlardı..

Az biraz yetilip ilkokula başladığımda   sonradan adının “zatürie” olduğunu ancak yirmili otuzlu yıllarda öğrendiğim  “soğuk algınlığı” dediğimiz    hastalıkla boğuştumdu.

Keza çok sonraları çiçek, kızamık, kabakulak gibi bulaşıcı   hastalıkların aşılarının yapılmaya başlanmasına tanık oldumdu..

Babam trahom’dan muzdaripti, ölene kaladar göz ağrısıyla yaşadı..

“İskeleli zaptiye Ahmet” efendi diye bilinip çağrılan   dedem ise  sigara içmekten  “gırtlak kanseri” olduydu.                          Adaya yeni getirilen ve  özel “kurşun kaplarda” muhafaza edilen “radyum” adlı   bir maddeden çıkan yakıcı şua, Lefkoşa Hastahanesinde ilk kez    dedemde uygulandıydı. Tutun ki 1945’li yıllarda falandı..

Anlatılanlardan hatırladığımca kurşun kaplı bir odada kanserli bölgeye radyum şuası verilirdi. Bu nedenle dedemin boğazı yanıp kavrulmuş kapkara olmuştu!         Sonunda nefes alamaz duruma geldiğinde  boğazında bir delik açıp  düğme büyüklüğünde  bir aygıtı yerleştirdilerdi.  Her nefes alıp verdiğinde yada konuşmaya çalıştığında aygıtın ortasındaki   deliğinden dolayı horoz gibi sesler çıkartır, bizi ağlanacak hallerimize nazire güldürürdü! Çok yaşamadıydı…

VEREM vardı. Daha ilkokulda Trodos dağında Ciberunda denilen verem hastanesi inşa edildiği, orada veremli hastaların tedavi edildiği anlatılmakla kalınmaz, İngiliz sömürge döneminin eğitim  müfredatına girdiği için sınav sorusu olurdu..

Nitekim daha ilkokuldayken  tifonun  ne  oluğunu da bilirdik sıtmayı da…

ARTIK bu hastalıklardan  belki kanser gibi olanları ölümlere neden oluyor ama yukarıda saydıklarımın adlarını hatırlayan bile kalmadı çünkü yaygın vakaları yok..

Ve artık bulaşıcı olan hastalıkların  aşıları vardır. Olmayanların tedavileri..

…KORONAVİRÜS de bir gün aşılamalar, erken teşhislerle iyileştirmeler sürecine dahil edilerek ölümcüllüğü nostaljik anlatımlarda kalacak..

Bugün  pamdemiye karşı sürdürülen mücadele ise işte o geleceğin korona virüsünü yada Covid 19’unu bir daha insanların hayatlarını söndüremeyecek  “etkisizliğe” mahkûm edecek.                        Aşılar bunun  ilk habercisi oldular.   Yani bu melun hastalık da  gelip geçecek..

FAKAT: artık bu dünyada asıl durdurulması gereken büyük olay, “ülkelerin silahlanma yarışlarıdır!” “savaşlardır!”

Ki “silah” bunları bertaraf eden “aşı” değildir!  Aksine “öldüren, gasp eden, yakan yıkan, esir alandır…”

Nitekim şu ana kadar dünyada koronavirüsten ölenlerin sayısı tutun ki iki  milyon kişidir. Oysa 2. Dünya savaşında 70 milyondan fazla insan öldüydü!