Meğer neymiş? İki günde yeni bir hükümet kurulabilinirmiş! Meğer neymiş? Bütün olay iyi niyetli olabilmekmiş? Kendinden önce halkın, KKTC’nin çıkarlarını gözetebilmekmiş.. Fedakârlık yapılmsının gerektiği yerde fedakârca davranabilmekmiş!
Ki biz kırk dervişiz birbirimizi bilmişiz, kim kime lo lo lo çekecek ki?
Ne var ki “politikacıyı” anlamak mümkün değildir. “politikacı” olmak da zor zanaattır!
Mesela Kudret Özersay misali! Bir günde hükümeti yıkmakla kalmadı, partisini de darmaduman etti!
…Tabii bu düşünceler bana ait. Yoksa kimse kimsenin nasıl bir kafa yapısında olduğunu bilemez. Sadece “ayinesi iştir insanın, lafa bakılmaz!” Tutun ki politikacının “mazereti” kabul görmez, icraatına bakılır.. Diyelim ve asıl güncel konuya gelelim ***
BUGÜN Avrupa Birliği Türkiye’yi masaya yatıracak. (Ben özel bir merak saikiyle bu olayı çok önemsedim.) Bir haftadır Türkiye’deki Tv’lerde ilgili haberlerle açık oturumları izliyorum.
NEDENİNE gelince: Bugün ve yarın da devam edeceği söylenen Türkiye’ye yönelik “suçlamalardan” ekonomik yaptırımlar gibi karar çıkarsa olay sadece Türkiye’nin ekonomisini değil, bölgedeki siyasi ilişkileriyle çok doğal bir sonuçla Kıbrıs sorununu da olumsuz etkileyecektir. VE Maraş’ın 46 yıllık parazitliği yetmiyormuş gibi bu kez de siyasi sorunun mihenk taşına vuracaktır!
BUNLARA karşın “yorumcular” büyük çapta yaptırımların söz konusu olmayacağını, Almanya’nın (ki AB’nin dönem başkanıdır) Türkiye’den yana tavır koyabileceğini, en kötü olasılıkla yaralanıp berelenmesine izin vermeyeceği görüşündedirler..
OLAYIN bizi yani KKTC’i ilgilendiren yanı ise TC aleyhine çıkacak bir kararın olası müzakereleri olumsuz etkileyeceğidir. Çünkü her ikisi de AB tarafından ambargolu duruma düşecek TC ile KKTC gerçeği ortalarda salınırken, Kıbrıs’ta ne için nasıl müzakere masası kurulur ki?
TABİ bu olayın bir yanıdır. Öteki yanında hem bizim hem de Türkiye’nin içinde olmamız gereken Doğu Akdeniz’deki hidrokarbon yataklarıyla ilgili ekonomik çıkarlarımız söz konusudur. ÖTE yandan Lozan Anlaşmasından bu yanadır ilk kez büyük çapta sorunuyla gündeme gelen Yunan adalarının silahlandırılması, adaların olmayan kıta sahanlığına karşın on iki mil olarak sınırlandırılmak istenmesi dolayısıyla Türkiye’nin söz konusu Ege Denizinde adeta yüzme hakkının bile gasp edilmesi olayları vardır..
VE tüm bu olaylar ayni zamanda siyasi sorunu ve Maraş’ı da kapsamına alan Kıbrıs odaklıdır!
Çünkü Kıbrıs öteden beri tarihi sürecinde de yer aldığınca Doğu Akdeniz’deki Avrupa ile Ortadoğu’yu birbirine köprü gibi bağlayan konumu nedeniyle her zaman önemince öne çıkmıştır. Üstelik şimdilerde de hidrokarbon yataklarıyla ekonomik değeri artmıştır..
NİTEKİM bundan sonra bu adada çözüm arayışları çok daha zor olacaktır! Çünkü taraflar ve tarafların anavatanları Kıbrıs’ın Doğu Akdeniz’de hatta tüm Akdeniz’de sahip olduğu bu stratejik ve ekonomik “varlıkları ne bir çözümle paylaşmak isteyeceklerdir ne de ada zenginliğini birbirlerine yedireceklerdir!” Peki o zaman ne olacak? İşte cevabı: ***
“KIBRIS Cumhuriyetini” biz değil, Rumlar yıktı. Bu Cumhuriyetin tüm devlet organlarından 4 Mart 1964’de Rum tarafınca kovulduktu! O günden beridir yani 56 yılı aşkın süredir Kıbrıs Türk halkı kendi kendini yönetmektedir. KKTC bu yönetimin “devlet” olgusunu çakan son halkasıdır. Ve bu devlete sahip çıkmaktan başka çaremiz yoktur. Devletimizi yaşatmak, geliştirmek zorundayız. Yoksa Rum’la gerçekleştirecek hiçbir “federasyon” çeşidi ne olursa olsun 1964 hadisesinden öte gelecek vaat etmez!
ÖTE YANDAN: 1974’de Kıbrıs Türk halkına beterin beterini yaşatan, Güney’den Kuzey’e göç etmeye zorlayan Rum-Yunan ikilisinin peşinde koşarak barış ve çözüm umanlar uyanıp da bu gerçekleri görürlerse KKTC’de ilk defa birlik beraberliğin ilk adımını atmış olacağız.
Hep beraber “biz bu adada Türk devletiyiz” dediğimiz gün ne BM’lerin ne AB’nin ne Rum Yunan tarafının söyleyecek sözü olabilecek. Çünkü hâlâ daha kullanmadığımız self determinasyon hakkımızı “yani kendi kaderimizi tayin etme hakkımızı” kullanmış olacağız!”
***
KISACA TAKILDIĞIM: (TEENNİ VE BASİRET ÜZERİNE LAFLAMAMDIR!)
Öteden beri “dilimizden” olmasalar da tek kelimeyle pek çok şeyi anlatan iki kelimeyi yazılarımda kullanmayı severim: Biri “teenni” diğeri “basirettir.” Ben bu kelimeleri hem “devlet ricali” hem de “seçilmişler” için kullanırım.
Birisi “teenni”dir: Bir işi iyice düşünerek, ölçüp tartarak, önünü arkasını hesaplayarak yapmak ya da karar vermek demektir..
Diğeri “basiret”tir: Ölçülü, akıllı uslu, doğru olan görüş demektir.
Yani ne? Eğer hem teenni hem basiret sahibiyseniz örneğin koronavirüsten kurtulmak için alınan tedbirleri “olumsuz tepkiler” üzerine akşamdan sabaha değiştirmek zorunda kalmazsınız! “Yurt dışından gelenler hem de parasını cebinden ödeyerek yedi gün karantinada kalacaklar” kararıyla milleti ayağa kaldırmaz, isyan ettirdiğinizde de bir süre sonra “ama öğrenciler bu karardan muaftır” demek zorunda kalmazsınız!
EĞER teenni ve basiret sahibiyseniz peşin peşin hükümet yıkmazsınız! Yıkmışsanız yenisini kurmak için görevlendirdiğiniz vekili (Saner) “başarısızlığa” uğratarak kriz yaratmazsınız! Ve sonra da sanki hükümet kurma “deneme yanılma” metoduna dayalı bilimsel araştırmaymış gibi onca başarısızlıktan sonra yeniden ayni vekile görev vermek zorunda kalmazsınız!
YADA yüklendiğiniz bir görevi sürdürürken attığınız her adımı eğer teenniyle düşünmez ve sonucunu da basiretle göremezseniz hem partinizde istifalara neden olur küçülür hem de politik kariyerinizi sorgulattırırsınız!
VEYA 46 yıl çözüm kozu olrak kapalı tutup utancımız yaptıktan sonra hadi açalım dediğiniz Maraş’ı açtıktan sonra siyasi sorunun bir kamburu daha yapmazsınız. Eğer teenni ile düşünüp basiretle karar verirseniz tabii!
































