Ne az gitmiş, ne uz gitmiş ne de dere tepe düz gitmişti bu kent; bazı zamanlarda bu kent bir tabuta benzerdi.
Minareler ve kiliselerin kuleleri tabuta çakılan soğuk çiviler gibiydi; tabutu taşıyanların omuzları yorgundu, çökmüştü; her seferinde, ama her seferinde yorgun omuzlarda taşınan bir tabut gibiydi bu kent.
Gidenler ölümün tutsağıydı, onu taşıyanlar hayatın.
Ne fark ederdi hem ölümde, hem yaşamda tutsak olduktan sonra…
…
Günlerin yavaş döndüğü bir dönemdi …
…
Bir tabuta benzerdi Lefkoşa, her zaman değil zaman zaman ve böyle mevsimlerde, böyle kasım aylarında.
Bütün sokaklar, meydanlar yollar ve caddeler, asırlık ağaçlar, ve parklar bahçeler, evler ve yaşanmış ne varsa sonsuz sessizliğe taşınırdı tabutla birlikte.
Hayatta kalanlar kendi mahallelerini, kendi sokaklarını, kendi çocukluklarını ve gençliklerini taşırlardı omuzlarında.
Yaşam eksile eksile devam ederdi.
Bir kişi göçüp gittiğinde bir ev, bir sokak, bir okul göçüp giderdi sanki; hiçbir şey eskisi gibi olmayacaktı.
Yeşil botlarla ezilecekti çimenler.
Bir çocuk kaybolurdu gözlerimizde, bir çocuk…
…
Bir omuzdan bir omuza taşınırdı bu kadim kent; belki de sırf bu yüzden taşına taşına tükenmiştir.
Bir tabuta benzerdi,
Zaman zaman,
Böyle mevsimlerde,
Hele de aylardan kasımsa.
Ele de aykaHele de aylardan kasım
Sevinçlerin, kederlerin, sevmelerin, vuslatın ve hicranın, alkışların ve ihanetlerin, sisli puslu gecelerin ve günlük güneşlik gündüzlerin, her seferinde, ama her seferinde taşındığı bir tabut.
Tabuta yol verenler kendi yaşanmışlıklarını gömerlerdi ve gün gelip geriye baktıklarında o sokakların boşaldığını göreceklerdi.
Kederdir belki de kahırdır bu.
Yaşarken yaşadığını anlamamak ve her seferinde, evet, her seferinde tabutta yaşar gibi yaşamak…
































