Dünkü yazımda “devletten” söz ederken sordumdu:
“Neden egemen ve bağımsız bir devlet olmak istemiyoruz?” Ve ekledimdi: Çok mu küçüğüz? Çok mu güçsüzüz? Çok mu fukarayız? Çok mu çaresiziz?…
Sonra merak güdüsüyle internete girdim “dünyanın en küçük devletleri” diye sordum. Bakın karşıma ne minikleri çıktı!
Mikronezya 702 Km kare, Singapur 687 Km, Saint Lucia 606 Km. Andora 468, Palau, 456, Şeyşeller 455, Antigua 442, Barbados 431,Maldivler 298, Marşal adaları 131, San Marino 61, Monaka 2.2, Vatikan 0.44 Km karelik coğrafyaya sahipler!
Ya KKTC’nin yüzölçümü? 3342 Km. kare.
Rum tarafının? 5509 Kilometre kare. (Rakamlar güncel olmayabilir çünkü bu konuda da tatar ağası gibi gerilerden seyrediyoruz!)
Söz konusu bizden çok çok küçük bu ülkeler BM’ler tarafından tanınmakla kalmıyorlar. Adlarını devlet etkinlikleri ve turizm sektöründeki yerleriyle de sık sık işitiyoruz.. Yani canlı kanlı tanınmış devletler. Ki adları “devletçikler” diye geçmiyor! Bizse hâlâ virüsü bulaşmış olmalı federsyon peişinde koşuyoruz! Oysa:
***
EĞER adada çözüm olacaksa iki devlet arasında olacak değil mi? (Kaç kez yazıp söylediğimizce) Birisi yani Rum tarafı BM’lerin tanıdığı Devlet. Ayni zamanda AB’nin üyesi. Almanya, Fransa İngiltere gibi veto hakkına sahip. Tek oyu bile Türkiye’nin bölgedeki faaliyet ve ekonomik çıkarlarını dumura uğratmaya yetmekte!
Böyle bir devletle eğer adada federal sistemi oluşturacaksak peşinen “siyasi koşulları eşitlememiz” gerekmiyor mu? Ki hem BM’ler hem AB tarafından tanınmış olmamız hatta üyeleri olmamız gerekir. Ancak bunlardan da önce bizi asıl tanıması gereken Güney Rum yönetimi olmalı değil mi?..
OYSA adamlar sırf adada tanınmış devlet olmayalım diye Crans Montana müzakerelerini berhava ettiler ki şimdi bakıyoruz BM’ler sekreterinin Kıbrıs özel danışmanı Lute adaya geldi. Haberlere göre müzakereleri Crans Montana’da kalındığı yerden başlatacakmış!..
BÖYLE bir siyaset madrabazlığı görülmedi diyorum. Çünkü Montana’dan bu yana bırakın Kıbrıs adasındaki değişimleri dünya değişti. Doğu Akdeniz değişti. Ortadoğu değişti!
Sanki Montana’dan geçen ay dönülmüş gibi hadi bu kadar tatil yeter “buyurun masaya” dercesine müzakereleri kalındığı yerden başlatmak, hangi siyasi akla sığar anlamak zordur!
Kaldı ki artık o masada “Doğu Akdeniz’in hidrokarbon arayışlarıyla ilgili Türkiye’nin sondaj çalışmaları sorunu da vardır.
KISACA sadece “salt Kıbrıs” sorunu diye bir sorun kalmadı! Artık Kıbrıs odaklı sorunlar vardır ve bunları çözmeden adada bir federal çözüm ummak hayal olacaktır… ***
HÜKÜMET ÇALIŞMALARI ÜZERİNE LAFLAMAMDIR!
HP’i milletvekili Hasan Topal dedi ki “herkes bakanlık isteyebilir.”
Ardından UBP milletvekili Aytaç Caluda, ve Büyükoğlu da Topal’ın bu açıklamasını tasdik ederek, “evet dediler her milletvekili bakan olmak isteyebilir..”
HAKLIDIRLAR! Çünkü ne anayasada ne yasalarda ne terfi ve tüzüklerde “bir milletvekilinin bakan olması için şu evsaflara sahip olması gerekir diye bir madde yoktur!
Hatta “backgroundu” bile önemli değildir.. Bunları “dörtlü koalisyon hükümetlerinde de şimdilerin dağılıp giden koalisyon hükümetinde de gördük!
PEKİ NEDİR ÖNEMLİ OLAN: Yıllar önce bir yaz gecesi CTP’li doktor arkadaşımla Lefkoşa ilçesine bağlı bir köyde bakan ile köylülerin toplantısına katıldıydım. Galiba tarım bankanıydı. Elektrik ampulleriyle aydınlatılan köy meydanında faaliyetleriyle ilgili anlatımlarda bulunuyor vaatlerini sıralıyordu.
Fakat meydanda toplanan köye göre hatırı sayılan kalabalıkça ahalinin ne hayvanlar umurundaydı ne ekilip biçilecekler. Şöyle ki soru yağmuruna tutup, suçlamalarda bulundukları bakandan vermesini istedikleri hesaplar şunlardı: “NEDEN falan ve filan köyden şu kadar genci devlet dairelerinde istihdam ederken, bizim köye dönüp bakmadınız bile!” “Bizim köyün gençleri ne olacak?”… “Önümüzdeki seçimde bizden oy beklemeyin…” Yani ne? Hep o gerçek. “İş, aş, para!” Bakanlar seçmenlerine bunları sağladıklarınca muteberdiler!
TABİ böylesi olaylara ilk kez tanık olmuyordum. Karpaz’da çalıştığım yıllarda köylere uğrayan bakan yada milletvekillerine köylünün nasıl davrandığını yakından izleyenlerdenim. Köyden ayrılırlarken arkalarından nasıl sövdüklerinin tanığı olduğumca! BAŞA dönüyorum: Evet her milletvekilinin bakanlık arzu etmesi olağandır. Ne var ki “arzu” isteğe dönüştüğünde “ihtiras” halini alır. Belki bizatihi ihtiras “iş yapmayı, başarılı olmayı kamçılar ama işte tersliği orada görüyoruz. Çünkü maalesef ve henüz Bakanlarımız makamlarının fantaziyasını taşımaktan öte “büyük” diyeceğimiz memleketin kalkınmasına yücelmesine yönelik hizmetlerine imza atamamışlardır.. ***
KISACA TAKILDIĞIM: (AMAN DİKKAT)
Yıllardır seslendirirken dikkat çekmeye çalıştığım olaydır. Hatta bu nedenle tehditler bile aldım..
Olay Şudur. Bir devrelerde Mağusa’daki DAÜ açıldığında Ankara hem öğrenci sayısını artırmak hem de memlekete ekonomik yönden katkıları olur düşüncesiyle “Afrika’nın bazı ülkelerinden DAÜ’e öğrenci akışı sağlamaya başladıydı..
Yıllar önce aramıza katılan bu siyahi öğrenciler imrenilecek kadar halim selim ve terbiyeliydiler… Ne var ki geçen yıllar içinde süratle çoğalırlarken bir de baktık ki “lobi” bile oluşturmuşlar..
Fakat artık üniversite’lerde sadece kayıtları var. Hatta artık kayıtları da yok ülkede kaçak dolaşıyorlar. Okumak için değil! Üniversiteye kayıt yaptırıp dışarıda çalışmak için!. Ucuz ve sigortasız işçilik sayelerinde yeniden hortladı! (her işi yapacak kadar da uyumlular!)
FAKAT geçen hafta sonu medyada bir haber salındı. İki siyahi grup kavga etmişler. Polis ayırmaya çalışmış yeleğini yırtmışlar. Bir yurttaş müdahale edecek olmuş güzüne yumruk atmışlar! (Maşallah kapı gibi gençler) ama olmuyor! Memlekete o kadar alışmışlar ki ne kadar kanunsuzluk varsa hepsinin de sorumlu ve suçluları haline geliyorlar! Esrar, fuhuş, darp, hırsızlık, trafik terörü… Hepsinin içindeler…
VE artık zararlı değil, çok zararlı oluyorlar! Bu nedenle “aman dikkat” dedik!
































