Sterlinin 11 lirayı, doların 8,5 lirayı geçtiği dehşet günler yaşıyoruz.
Dövizin yarattığı felaket, virüs salgınının, ekonomiyle ilgili endişelerin, işsizliğin, fakirleşmenin kısaca her şeyin üstünde bugün. Aslında sorunların hepsinin daha da artmasına sebep.
Elimiz kolumuz bağlı, ne olacağını, nerede duracağını bilemeden sürüklenip gidiyoruz. Sanki bir sele kapılmışız ve etrafta tutunacak tek bir dal yok… Vatandaş her gün yükselen döviz rakamlarını okudukça aklını kaybederken, birileri şahsi çıkarının peşinde, kim başkan olacak yarışını sürdürmeyi tercih ediyor. Ve tuhaf olan birçok kişi de sanki bir faydası varmış gibi bu yarışın peşine takılmış gidiyor…
Yaşadığımız durumu kısaca böyle özetlemek mümkün de bir de o felaketi evinde yaşayanları düşünün. Dilleri suskun, hayata küsmüş, geleceği değil, ertesi günü düşünmekten harap olmuş insanlar.
Böyle bir ortamda kurtuluş ne olabilir diye düşündüğümde, aklıma tek bir şey geliyor, dünyalı olabilmek. Bunun yolunu açabilmek.
Bu sıkıştığımız lanet coğrafyada kaderimiz mi bu? Başka yolu yok mu? Kaçan fırsatlar, uzlaşmazlıklar, bahaneler, “haklıyız, güçlüğüz” masalları, şunlar bunlar.
İşte durduğumuz yer ortada…
Birleşmiş Milletler ve onun temsil ettiği dünya, hepsi değil tabii de en azından buralarda çıkarları olanlar, “Kıbrıs’ta bir anlaşmaya son bir şans verelim” demekteler. Günlerdir çıkan analizleri bulup okumaya çalışıyoruz. Görünen ve net olan, hepsinin bu kez çıtayı her zamankinden daha düşük tuttukları. Sebep, Türk tarafından ağırlıklı olarak çıkan “federasyon ölmüştür” söylemi. Ve arkasından bu söylemin simgesi haline getirilen Tatar’ın seçilmesi…
Ben bu satırları yazarken, henüz Tatar-Anastasiadis görüşmesi başlamamıştı. Bir seçimin ardından hemen gelen bir görüşme teklifi aslında bizleri heyecanlandırması gerekirken, hiç kimse, öyle bir havaya girmedi. Genel Sekreter’in çağrısı da öyle.
Son on yılda uzlaşmazlığın öncüsü olan Anastasiadis ya da sürekli olarak “artık federasyon görüşmeyeceğiz” demeye devam eden Tatar’ın gizli birer ajandaları yoksa ya da uluslararası toplumdan “çözüm” yönünde gerçek bir baskı yoksa, bu turdan bir şey çıkacağını ummak ancak hayal olabilir.
Olsa olsa “suçlanan taraf olmayalım” oyunu bir süre daha gider, BM’nin ortacı bir açıklamasıyla da süreç çöker. Bizler burada bir kez daha makus talihimizi yaşamaya devam ederiz… Başımıza daha neler geleceğini bile bilemeden. Her yeni gün yeni bir felakete uyanarak.
Tarih acaba Kıbrıs Türkünün yaşadığı şu son 20 yılı nasıl yazacak merak ederim. Bu kadar umutsuz, bu kadar belirsiz, bu kadar çaresiz bir halkın sonu ne olacak?
Bir Polonya yapımı dizi izledik geçenlerde. 90’ların hemen öncesi. Ülke resmen rüşvete, yolsuzluğa, rejimin baskısına ve şiddetine boğulmuş, özgürlükler sonuna kadar kısıtlı. O ülke birdenbire Ocak 1990’da önce demokrasiye geçiyor, sonra da din, kültür, tarım ve ekonomide çok acı tavizler vererek AB ülkesi oluyor. Sayısız reformlara gidiyor ve bugünün Polonyası ise herkes tarafından bir başarı örneği olarak gösteriliyor. Arkasında o baskı ortamında sürdürülen bir halk örgütlenmesi var.
Şu yaşadığımız çaresizlikte biz de soruyoruz, “Biz nerede hata yaptık”… Daha doğrusu “nerede hata yapmaya devam ediyoruz”.
Keşke bu acıları yaşayan çoğunluk bu soruları da sorsaydı. O zaman en azından umut olurdu. Keşke kendi kaderimizi tayin hakkımıza daha fazla sarılabilseydik…
YERİN KULAĞI VAR
NİYE İÇİŞLERİ?:
UBP içindeki pazarlıklara paralel, hükümet pazarlıklarının da sürdüğü anlaşılıyor. Selefine en temel konularda benzemediğini düşündüğümüz Faiz Sucuoğlu bazı işaretler veriyor. Ancak bunlar da umut verici değil. “İçişleri ve Maliye’yi bırakmayız” diyor. Bu iddiayla kiminle nasıl bir hükümet kurabilir, orası belli değil ama, özellikle vatandaşlıklar ve imar planı gibi konulardan sorumlu İçişleri Bakanlığını almaktaki ısrarı insanı kötü kötü düşündürüyor…
DEREYİ GÖRMEDEN:
Henüz ortada fol yok yumurta yok ama Sucuoğlu kabinesini bile kurduğunu söylüyor. Hatta bir adım öne gidip, olası ortağı HP’ye aba altından sopa gösterip, “Maliye ve İçişleri UBP’de olacak” gibi laflar ediyor. Ekonomiyi de İskandinav ülkelerinden getireceği turistlerle düzlüğe çıkaracağından dem vuruyor. Ben yazımı yazarken Taçoy henüz kararını açıklamamıştı. Son açıklamasına baktığımızda sanki ikinci turda yarışacağı sinyalini veriyor. Yahu bir dur, şu an ikinci tur için şansın büyük ama henüz kesin olarak başkan bile seçilmedin, bu acelen ne?
MARAŞ POLEMİĞİ:
Tatar ile Erhürman arasındaki Maraş polemiğinin şahidi çok. Saraydaki toplantıda kimin ne söylediğini iki değil en az 10 kulak duydu. Herkesin duyduğu bir şeyi inkar etmenin anlamı ne? O sözleri duyanlardan biri de TDP lideri Özyiğit. Cemal hoca bir adım öne gidip Tatarın “bilmiyorum” derken oldukça da “samimi” olduğunu söyleyiverdi. Bir düşünün, o makama gelmiş birisi, söylediği sözün arkasında durmuyor, inkar ediyorsa işimiz zor. Bundan sonra “Toplum lideri” olarak sözlerine nasıl güveneceğiz…
ŞANS MI, ŞANSIZLIK MI:
Tatar’ın başbakanlığı dönemindeki gafları aynen devam ediyor. Saraya gideli henüz iki hafta oldu, hala daha çalışacağı ekibi bile oluşturmadı ama, geçen süre zarfında açıklamalarıyla bizi yanıltmadı. Önce parti temsilcilerinin hazır olduğu bir toplantıda Maraş’la ilgili söyledikleri ve ardından Şener Elcil’in söylediklerine karşı dava yoluna gideceğini açıklaması. Ülkenin yığınla sorunu ortada dururken, o bildiği telden çalmaya devam ediyor. Tatar’ın o makama gelmesinin bu ülke için şans mı, yoksa şansızlık mı olduğunu çok yakında herkes bir daha görecek.
HASİPOĞLU İLGİNÇ:
UBP’deki çekişmelerin içinde adı geçen Oğuzhan Hasipoğlu, seçim ve kurultay öncesi söylemlerinde Maraş’ın gezintiye açılmasını mutlulukla duyuruyor, “Hani de açılamazdı… Artık Kapalı Maraş diye bir bölge yoktur…” diyordu. Seçim bitti, Hasipoğlu yavaştan söylem değiştirmeye başladı. Şimdi, 550 sayılı BM kararını hatırlatıyor, hukuken bağlayıcı olanın 1979 Denktaş-Kiprianu anlaşması olduğunu söylüyor. Bugünkü adımların bunlara uyup uymadığını ise es geçiyor…
FENA MI OLUR:
Farkında mısınız bugün oldu siyasilerden hiçbiri çıkıp da ülkenin dövize bağımlılığından nasıl kurtulacağımızı, nasıl tedbirler alacaklarını anlatmıyor. Dövizin her yükselişinde vatandaş dibe bir o kadar daha batıyor. Ülkenin ekonomisi tamamen dışa bağımlı ve “versin dağıtayım” sistemi üzerinden gidiyor. Diyorum ki hazır hükümet yokken, kurulacak yeni hükümet biraz da bu konulara kafa yormayı düşünse, programına bunları koysa fena mı olur…

FOTO GÜNDEM: “UBP Lefkoşa milletvekili Ersin Tatar, enflasyon ve dövizdeki yükseliş karşısında vatandaş ve sektörlerin korunması gerektiğini, hükümetin bunu yapacak yerde mazeret üretmesinin kabul edilemez olduğunu belirtti”. Haberin tarihi, 18 Temmuz 2018… Bugün dövizin yükselişi o günleri aratırken ve her saat başı katlanırken, bırakın bir şeyler yapmayı ülkeyi hükümetsiz bırakan ve bırakmaya devam eden kişi söylemiş bunları. Sormak lazım, hangisi kabul edilebilir?
































