Eğitimde son günlerdeki en önemli gündem maddelerinden biri de sınıf geçme/geçirilme meselesi… Milli Eğitim Bakanlığı’nın önerisi ve Bakanlar Kurulu kararıyla Sınıf Geçme Tüzüğü’nde yapılan bir değişiklikle, yanılmıyorsam ortaöğretimde 6’ncı ve 9’uncu sınıflarında öğrenim gören öğrencilerin tamamı, diğer sınıflarda da ortalaması 5’in üstünde olanlar bir üst sınıfa geçirildi.
Özellikle Orta Eğitim Öğretmenleri Sendikası bu olaya çok sert tepki gösterdi. Sendika açıklamasında “öğretmenin ölçme-değerlendirmeleri hiçe sayılmış, mesleki itibarımız ayaklar altına alınmıştır” deniliyor.
Bir kere bu işlemin siyaseten yapılıyor olması ve konunun bakanlar kuruluna kadar gitmesi kabul edilebilir bir durum değil… Ancak esas üzerinde durulması gereken de şudur: Zaten Sınıf Geçme Tüzüğü denilen bu tüzüğün varlığı çağdaş ölçme değerlendirme yöntemlerine aykırıdır. Aslında önce bu tüzükten kurtulmak gerekmektedir.
Çağdaş eğitim sistemlerinde sınıf geçme/kalma diye bir kavram yoktur. Öğrencinin sürekli olarak yukarıya doğru bir ilerlemesi vardır. Öğrenci eksik kaldığı yerlerde takviye edilir ve yoluna devam eder. Dolayısı ile bizim ülkemizdeki tartışma yanlış bir noktadan başlamıştır. Sendikadaki arkadaşların da tartışmanın doğru zeminde gitmesine katkı koyması gerekiyor.
Sendika yapmış olduğu açıklamada şöyle diyor: “Öğretmenin değerlendirmeleri hiçe sayılmış, mesleki itibarımız ayaklar altına alınmıştır”. Nasıl yani? Öğretmenin görevi öğrenciyi sınıfta bırakmak mıdır? Yani öğrenci sınıf tekrarı yaparsa öğretmenin ölçme değerlendirmesi tamam mıdır? Öğretmenin mesleki itibarı verdiği nota göre midir? Öğrenciler sınıfta kaldık sonra öğretmenin itibarı mı artmaktadır?
İki şeyi karıştırmamak gerekmektedir. Öğretmenin yaptığı ölçme değerlendirme faaliyeti ile sınıf geçme ikisi farklı şeydir. Kaldı ki çağdaş eğitim sistemlerinde sınıf geçme diye bir saçmalık yoktur. Öğretmenin yaptığı değerlendirme orda duruyor. Önemli olan o değerlendirmeyi alıp doğru adımı atmaktır mesele… Öğretmenin yaptığı değerlendirmeye göre bazı çocuklarda belirlenen eksiklikler takviye ile giderilmesi gerekmektedir. Bizim eğitim sistemimizde bunun için bir planlama yoktur. Olmadığı gibi de sanki da suçlu öğrenciymiş gibi, öğrenciye “ gel sen bu başarısız olduğun dersleri bir yıl daha ayni öğretmenle ayni şekilde bir daha oku” denilmektedir. Peki eğitim sistemimiz bu çocuğun başarılı olması için ne gibi girişimde bulunmuştur? Koca bir hiç!
Eeee! Bu çocuk nasıl başarılı olacaktır? Öğrencinin önünde fazla seçenek yoktur; İkinci senenin sonunda başarısızlık ve kapının önüne konulma. Bu mudur eğitim, bu mudur çağdaş ölçme değerlendirme?
Kaldı ki anayasamıza göre zorunlu eğitim 15 yaşına kadar devam eder. 15 yaşından önce bir öğrencinin eğitim öğretim faaliyetlerinin dışında bırakılması anayasal bir suçtur. Bizim sınav geçme tüzüğümüze göre bu suçu yıllardır da işliyormuşuz.
Kaldı ki bir öğrencinin karnesinde 3-4 tane 5’in altında notu olsa ve geriye kalanlar 9-10 ise bu öğrenci başarısız mı? Peki bu çocuk nere göre başarısız?
Çağdaş batılı toplumlarda zorunlu eğitim yaşı 17-18’e kadar çıkarılmaya çalışılırken, biz de çocukları nasıl sınıfta bırakırız, nasıl eğitim öğretim faaliyetlerinden uzaklaştırırız diye uğraşıyoruz.
Burada yapılması gereken öğretmenin yaptığı değerlendirmeler dikkate alınarak istenilen noktaya gelemeyen öğrencilere takviyeler yapmak ve ondan sonra da çok daha başarılı olduğu alanlara doğru yönlendirmek gerekmektedir.
Bizdeki esas eksiklik eğitim sistemimizde doğru dürüst bir yönlendirme faaliyetinin olmamasıdır. Bugün eğitim sistemimiz binleri aşan öğrencinin “sınıf tekrarı” yapması ile karşı karşıya ise, ortada çözülmesi gereken bir sorun var demektir. Bunun nedenleri bilimsel çalışmalarla araştırılmalı ve buna bağlı olarak çözümler üretilmelidir. Aksi taktirde yer yıl bakanlar kurulunun önüne bu ve benzeri sorunlar gelmeye devam edecektir.
































