Ağustos ayının sonlarına doğru içime garip bir hüzün çöker. Yazın bitişinin yaklaşması, günlerin hafifmeşrep kimliğini terkederek ağır hüzünler taşıyan sarı bir suratla karşıma dikilmesi beni hep etkilemiştir. Dünyayı içine alan korona virüsü kabusu ile sakatlanan ilkbaharın tahribatlarını yaşayan insanlık, yaz mevsimini de hakkını vererek yaşayamamıştı. Ne sahillerdeki cıvıltılar, ne eğlence yerlerindeki hareketlenmeler, ne güneş ne de kum bu yılki kötü moralleri düzeltememişti. Bu satırları Mormenekşe’nin eflatun akşam üzerini yaşarken yazıyorum. Zeytin ağaçlarının kutsal kuşatması altındaki bir bahçede, ağaçtan incir seçeceğim birazdan. Güneş kah eflatun, kah turkuaz renklerini kuşanarak ne hastalık, ne endişe hiçbir şeye aldırmadan tüm haşmetiyle batmaya hazırlanıyor. Alabildiğince bahçelik, yeşillik önümde. Doğa tüm renklerini eteklerinden savurmuş, gökyüzü ise yıldızlarını birazdan üzerimize dökmeye hazırlanıyor.

Bu yazıyı yazmadan kısa bir süre önce telefonum çaldı. Telefonumun ekranındaki isim 2009 yılından beri her Pazar sayfalar yaptığım gazetem HAVADİS’in genel yayın yönetmeni Başaran Düzgün’dü. Pandemi döneminde gazetenin basımı durdurulmuş, 11 yıl boyunca her Pazar heyecanla gazete almak için heyecanla koşmam bölünmüştü. Yazınsal anlamda bana büyük kakı sağlayan, beni disipline eden , büyük bir yazı arşivimin oluşmasına olanak sağlayan gazetemizin baskısının durması bende büyük eksikliğe neden olmuştu. İntrenette nerdeyse her adımda bir haber sitesinin kurulması, ucuza köşe yazarlığı yapılması, bilgi,haber kirliliğinin artması, araştırılmadan yapılan yalan-yanlış haberlerin kirlettiği ortamda kimseciklerin gazete almaya gitmemesi, gazete alma alışkanlığının ortadan kalkması, gazeteleri dar boğaza sürüklemişti. Dünyayı etkileyen ekonomik bunalım pek çok sektörü olduğu gibi bizim gazeteyi de ekilemişti.

Birkaç saniyelik zaman diliminde aklımdan geçenlerle telefonu açmak için ekranı yana kaydırdım. Başaran Düzgün aylar sonra Havadis’le ilgili acaba hangi havadisi verecekti? Telefon açılır açılmaz karşımda Başaran Düzgün’ün sesi bir müjde verir gibiydi. ‘Sana güzel bir haberim var” diyordu. Ben de “güzel haberlere o kadar çok ihtiyacımız var ki’ diyerek haberi beklemeye koyuldum. Bu kötü ve her gün felaket tellallarının çoğaldığı ortamda , hastalığın, sevgisizliğin, tahammülsüzlüğün, sahteliğin arasında bir güzel havadis moralimi düzeltmeme yeterdi,.‘Havadis yine çıkıyor, senin de sayfanla birlikte orada olmanı isityoruz’ dedi kısa ve net.

Aylar önce, aynı ses gazetenin ekonomik şartlardan dolayı yayınına ara verdiğini söylemişti. Bu iki ara kesitte yazılarım durmuş, sancılarım azalmış, gün yaklaştığında ‘ne yazayım’ telaşı yok olmuştu. Evet, şimdi yine, yeni arayışlar, yeni bir söz, yeni bir üslup aramanın zamanıydı. Bunca zaman nadasa yatmış bir tarla gibi artık en güzel ürünlerimi vermeliydim. Dinlenme uzarsa tembelliğe dönüşme ihtimalini içimden hatırlayarak, yine yeni yeniden Havadis Gazetesi’nin heyecanı benimle olacaktı. Her şeyi duyguları ile yapan ve düşünsel anlamda bir robot olmayı seçmeyen ben, sevgimle, varlığımla, samimiyetimle yine kelimelerin arasına karışacak, saklanacak, açığa çıkacak , ben burdayım diyecektim. Bu haber yeniden düzenli yazmak, disiplinli çalışmak, hazırlanmak, sancılanmak demekti.
Bu duygu ve düşünceler hemen içimdeki bir şiirde karşılık buldu. Büyük şair Nazım Hikmet’in dediği gibi Ustalaşmıştık biz de dostu düşmandan ayrımakta.
Hoşgeldin şiiri yazıma en çok yakışan şiirdi şimdi:
HOŞ GELDİN,
Hoş geldin!
Kesilmiş bir kol gibi
omuz başımızdaydı boşluğun
Hoş geldin!
Ayrılık uzun sürdü.
Özledik.
Gözledik.
Hoş geldin!
Biz
bıraktığın gibiyiz.
Ustalaştık biraz daha
taşı kırmakta,
dostu düşmandan ayırmakta
Hoş geldin.
Yerin hazır
Hoş geldin
Dinleyip diyecek çok
Fakat uzun söze vaktimiz yok
YÜRÜYELİM
Biraz Ağustos, biraz Eylül, biraz yaz, hafif sonbahar kokan bir akşamüstü Van Gogh sarısı bir ovanın yanındaki yemyeşil bir bahçede bakıyorum şiirlerin gözlerinin için. Sanata, sanatçıya değer verilmeyen bir ülkede şiir yazmak, yazı yazmak için kendimde bulduğum güce sarılarak, kalemimi uçlamaya koyuluyorum.
Bunca hastalık, bunca kötülük arasında akşamüstünün kızıllığına sığınıyorum. Bazen bir insanın varlığı , bazense güzel bir HAVADİSin güzellikleri yaratmaya yetebileeğini biliyorum.
Zamana Asılı Satırlar:
Dünya Barış Günü kutlamaları başladı. Paylaşımları, yazılanları, söylenenleri gördükçe acı acı gülümsedim kendi kendime… Hoşgörüsüz, bencil, kavga, gürültü ile kurduğumuz ilişkilerimizde, aşk adına yarattığımız iktidar dünyasında, çıkar üzerine kurulan bir düzende hangi barıştan, hangi yüzle bahsediyoruz? Sanatçı duruşları bile birbirine devlet, aşk bencilce bir ego tatminiyken hangi BARIŞ’ı yaratacağız? Her şeyin temelde insandan başladığını ve ilişkiler üzerine kurulan barışın, duruşun bir ülkenin aynası olduğunu ne zaman anlayacağız? Bol keseden savurduğumun sloganlarla olsaydı bu işler, ezberlenen marşları çalmakla bitseydi Kıbrıs barış adası olmak için bu kadar beklemezdi. Sanatın hayatımızın içinde olmadığından dolayıdır barışı kuramadığımız. Derinliğine insanı anlayamadığımız, kendi egolarımızdan kurtulamadığımız içindir bunca savaş, bunca kavga, bunca kin…
KARDEŞİM BARIŞI NE ZAMAN YAPACAĞIZ?
Kardeşim, işte gene geldi yaz, yüreğin yazın mektubunu aldı mı,
işte yaz geldi gene, kardeşim, barışı ne zaman yapacağız,
ne zaman barışacağız önce kendi kendimizle sonra birbirimizle,
ne zaman gidip gelecek sevgi suları aramızda, işte gene yaz geldi,
barış buğdayını ne zaman ekeceğiz, yüreklerimiz ne zaman konuşacak,
ne zaman duyacağız, söyle, sevgili, yaşamın sürüme uğultusunu,
işte gene yaz geldi, etin mavinin ve sevişmenin kokusunu aldın mı,
ne zaman olacak kendi sesimiz, “kendimiz” olmayı ne zaman öğreneceğiz,
ne solgun çocuklar, gençlikler yaşadık, kardeşim, aklında mı,
aklında mı ne yoğun acılar, ne boşa yorgunluklar yaşadığımız,
anımsa, ne adına, ne bol ölümlere akıp gitti kanlarımız,
nasıl ziyan olup gitti en güzel yıllarımız, anımsa,
her gün biraz daha çarklara yedirildiğimizin farkında mısın,
şarkılarımızın başkalarınca belirlendiğini ne zaman anlayacağız,
boşa akan sular gibi nasıl yoğa akıp gittik, anımsa
Kendimiz olmayı, ne zaman öğreneceğiz, örselememeyi hiçbir yüreği,
umutlarımızın ve acılarımızın küllerine olsun saygılı olmayı ne zaman,
ne zaman anlayacağız yaşamın saygıya değer olduğunu, insanın ve şarkısının,
bir otu, bir yaprağı bile ezip örselemeden sevip koklamayı, ne zaman,
uğultulu zaman kovanı önünde ürpermeyi ve doğru algılamayı onu,
acıları gündemden ne zaman düşeceğiz, insanla yaşıt o çıkar duygusunu,
kardeşim işte gene yaz geldi, yazlar yüreğine sevmeyi öğretmedi mi,
işte yaz geldi gene, işte yaz geldi, işte yaz, mektubunu aldın mı,
Yüreğinin mektubu eline ulaşmadı mı hiç almadın mı avuçlarına onu,
şiir, o gerçek şiir ne zaman dolduracak yaşamın kılcal damarlarını,
sevginin tozunu ne zaman alacağız, ovup parlatmayı sevgili bir umudu,
kardeşim, büyük büyük harflerle yüreğimize ne zaman yazacağız
bu kirlenmiş dünyadaki bütün güzel, haklı şeylerin adını
Ne zaman alacağız yalansız bir sevişmenin o benzersiz tadını?
Fikret Demirağ
































