Öteden beri politikacının “ihtiraslı” olanını sevmedim. Kendilerini KKTC’nin odağı zanneden “seçilmiş” politikacı arkadaşlarım oldu.
Hiç biriyle ayni kulvarda koşmadım. Bu nedenle arkadaşlıklarımız “yerenlikten” öte gitmedi.
Tutun ki bu benim huyum.. Yada yapısal kusurum. çünkü bir yandan da “ihtirasın” olmadığı yerde “politikacı” olunamayacağını kabul edenlerdenim. Zaten bu nedenle olmalı: Ne doğru dürüst partili olabildim ne de sürekli çekiştirilip itelendiğim halde “seçimlere” katıldım..
FAKAT çok sonraları düşündüğümce anladım. Politikacıyı besleyen “ihtirastır.” Hatta “muktedir” olmaktır..
Peki bunun neresindedir “aykırılıkla zafiyet?” Söz konusu ihtirası “baş” olmak için kullanırken, “niçin politikacı olunduğunun, neden halkın oylarıyla seçildiğinin unutulmuş olmasıdır!”
Memlekete millete büyük işler bahşetmenin başarılarıyla övünç duymak yerine, “protokol” kalıplarında sıkışmış “fantaziya” ile “fiyakanın” yeğlenmesidir!.. Tutun ki makam aracının arka koltuğunda seyahat ederken, özel şoförün arabanın kapısını açıp kaparken hürmetkâr tavırlarda “hazır olda” durmasının bile yetip arttığı o büyük “egonun” taşınıp taşmasıdır!..
***
ÖNÜMÜZDEKİ aylarda yine “seçimler” var.. Birisi Cumhurbaşkanlığı seçimi.. Öncesinde DAÜ’de rektörlük seçimi..
Hemen tüm parti Başkanlarının aday olduğu Cumhurbaşkanlığı seçimi, yine Anayasadaki “Cumhurbaşkanının yetki ve sorumluluklarında” bir değişim yapılmadan gidiliyor! En azından Cumhurbaşkanını “Devlet kademelerinde daha yetkili ve sorumlu” hale getirecek düzenlemeler yapılabilinecekken bir kez daha sarfınazar ediyor!.
VE ne oluyor? Öncesinde ve elan olduğu gibi Cumhurbaşkanlığı Makamı dolayısıyla Cumhurbaşkanı, bundan sonra da Anastasiadis’in paşa keyfini bekleyecek ki müzakerelere devam kararı versin, yeniden müzakere masası kurulsun! TABİ bu arada Hükümeti oluşturan UBP ile DP’nin Genel Başkanları da “Cumhurbaşkanlığına” aday oldular.. Günü saati geldiğinde büyük olasılıkla Hükümeti bozma pahasına seçimlere katılacaklar..
Değil mi ki memlekette “seçme seçilme” gibi bir yurttaşlık hakkı vardır!
Yine de sorulasıdır ama: “Neden Hükümeti dağıtma rizikosuna karşın Koalisyon Hükümetinin Başbakanı ile Yardımcısı seçime katılacaklar.. (Cevap tabi ki seçilmek için” olacak! Ya sonrası?..
ÇÜNKÜ olay birinin kazanması yada kaybetmesi değildir. En çok “icaraatların” beklendiği, toplumun Koronavirüsten sonra büyük ihtiyacı olan “istikrarın” sağlanmasının söz konusu olduğu bir dönemde, bizzat Hükümet edenlerin koalisyonu bozma pahasına Cumhurbaşkanlığına atlama niyetleridir!
Ki o zaman da seçmenin sorma ve konuşma hakkı doğmaktadır. Şöyle ki “Hükümeti mamur ettiniz de mi Sarayda oturmak pahasına Cumhurbaşkanı olmaya soyundunuz?”
Sonra? Seçim kampanyalarında ne söyleyeceksiniz? Hükümeti işaretle Başbakan ve Yardımcısı olarak “az zamanda büyük işler başardık, şimdi sıra Cumhurbaşkanlığında” mı diyeceksiniz? “Seçerseniz Kıbrıs siyasi sorununu çözeceğiz” vaadinde mi bulunacaksınız?
HEM de patatesin tarlada, narenciyenin dalında, enginarın sapında, etin pahasının pahalarda kaldığı…
Turizmin alarm verdiği…
Daha geçen gün imzalanan İktisadi ve Mali Protokolün Ankara tarafından kesinlikle uygulanacağının takipçisi olacağını söylediği bir dönemde…
İŞTE şimdi gelelim “politikacının ihtirasına!” Olmalı ama makamlar için değil, hizmet yollarında.. ***
REKTÖRLÜK SEÇİMİ DERKEN…
…BİR diğer seçim de Rektörlük için DAÜ’de gerçekleşecek.. Galiba Haziran’da..
Her halde artık karar değişir sanıyorum, çünkü “online oylama” epey tartışma yarattı. Kaldı ki o kararın alındığı dönemde koronavirüsün karabasanını yaşıyorduk. Şimdilerde normalleşmeye dönüldü, olağan oylama gerçekleşecek..
Tabi ki DAÜ’deki rektörlük seçimi önemlidir. Çünkü:
KKTC’nin mali yapısını “olumlu ve faydalı” şekilde etkileyen üç saç ayağı vardır. Üniversiteler, kumarhaneler ve İnşaat sektörü.. Tipik bir ada ekonomisi! (Öyle olmasını tabi ki istemezdik çünkü üçü de ekonomiye kazandırdığı fayda kadarıyla zararlar hanesine kazınan rizikolarıyla da vardırlar!)
Buna karşın bu üç sektörün kazanımlarıdır ki KKTC’nin bütçesine olumlu katkılar olarak yansımaktadırlar..
FAKAT son yıllarda Üniversiteler yönünden kantarın topuzu kaçtı! Mesela DAÜ gibi armada gemisi konumundaki üniversite ancak “kırk ülkeden öğrencilerimiz vardır” lafazanlığıyla yetindi! Ötesi bazı üniversitelerimiz de elektrikli araba yapıp “övündüler..
Fakat vakti zamanında DAÜ’nün kurucusu sayılan ilk Rektörü Özay Oral bakın sık sık bana ne söylerdi: “Üç tane dünya çapında profesörüm olsa gör bak ben bu DAÜ nerelere taşırım…”
Öteki üniversitelerin de öylesi iddiaları var mı? Yoksa hepsi de ayni makastan çıkmış modeller gibi sadece “öğrenci harçlarını” söğüşleme hesaplarında mıdırlar? Bunun için de bir Afrika’yı memlekete yığdılar! Konuştuğum bazı DAÜ’lü öğretmenler diyorlar ki “Eşref bey önce bunlara lise müfredatından ders veririz, sonra üniversite müfredatına döneriz!”
YANİ ne? Kalite!.. Kısaca DAÜ de rektörlük seçimine bu kalite sorunu ile gidecek!
































