KKTC ve Türkiye Cumhuriyeti arasında, kolayına başka iki ülke arasında görülmeyecek tuhaf bir ilişki vardır. Bu ilişki kurulduğu günden itibaren hep aşırı “duygusal” bir zeminde seyreder. Bazen sevgilisine aşırı sahiplenen aşık gibidir güçlü taraf, ihtiyaçlı tarafı kucağına alıp öyle bir sıkar ki nefes almakta zorlanır. Bazen ise bu ilişki paternalistik bir hal alır, üzerine titreyen çocuğun büyümesine hiç izin verilmez. İlle kendine benzetmeye çalışır karşısındakini. Son zamanlarda ise daha otoriter paternalistik bir hal almış bir görüntü vermektedir bu ilişki. Hoyrat bir babanın “nankör” olarak algıladığı çocuğuna gösterdiği tavra benzer bu ilişki. Nasıl, asapları bozulmuş bir baba, olur olmaz yerde çocuğunu haşlar durur ya?
Diğer taraftan baktığımızda, daha korumasız durumda ve zayıf tarafın bu aşırı “sevgi” buhranından kurtulmak veya ara ara patlatılan duygusal tokatlardan sıyrılmak için belli taktikler geliştirmeyi becermiştir yıllar içerisinde. Bunlar arasında “mış” gibi yapma, manipülasyon, hedef şaşırtmaca, etrafı mis-enformasyonla kaplama, hep mağdura yatma, toz dumançıkartıp arkasına saklanma, rol yapma, abartma, marazi takılma, istemem ama yan cebime koyan gibi yapma, terk etmeden kaçma vesaire gibi taktikler vardır. Bu asimetrik ilişki bu aşırı “duygusal” ortamdan çekilip alınmadığı sürece de böyle devam etmeye mahkumdur.
Tabii bu ilişkiyi zaman zaman geren diğer unsurlar ise tarafların ve tarafların çıkarlarının birbiriyle aşırı derecede iç içe geçmesinden kaynaklanmaktadır, yani herhangi bir taraf için diğer taraf “ne atsan atılır ne de satsan satılır” durumdadır esasında!
Son bir yıla baktığımızda tarafların yine benzeri semptomlar gösterdiklerini görmekteyiz. Türkiye, bizi kendi vatandaşına benzetmeye çalışmasının yanında (daha dindar ve daha itaatkâr), haklı olduğu bazı reformları da gündemde tutmakta ısrar etmektedir. Örneğin daha üretken bir yapı, Belediyelerin yapısal durumlarının dönüştürülmesi gibi Kıbrıslı siyasetçilerin oy kaybetme korkusuyla kolayına gerçekleştiremeyeceği taleplerdi tabii bunlar. Eski deyimle “Kasaba politikası” yeni deyimle popülist siyasetin hakim olduğu bir yerde, başka türlüsü zaten beklenilemezdi.
Gelin şimdi, dörtlü koalisyon kurulurken siyasi kulislerden bize ulaşmış bazı iddialarışöyle bir irdeleyelim. Bu iddialara göre Ersin Tatar, Özersay’ın Cumhurbaşkanlığı adaylığının destekleme sözünün yanında Türkiye’deki bazı çevrelere, eğer Başbakan olursa, sadece reformlarla ilgilenecek, ekonomiyi düzeltecek, kuzeyin kendi ayakları üzerinde durmasını sağlayacak bir Başbakan olacağı sözünü de vermişti. Ayrıca aynı iddialara göre bu söz karşılığı üç yıllık planlanan ve 700 milyon liralık bir yardımı da içeren ekonomik protokolün, bir ön anlaşmayla ilk bölümünün verilmesinin 6 aylık bir döneme indirgenmesini ve 350 milyon yardımın bir an evvel kuzeye akmasını üzerinde de anlaşmıştı Sayın Tatar.
Böylelikle Tatar, alacağı bu yardımı göstererek UBP’yi de Cumhurbaşkanı adayı göstermemeye ikna edecekti hesapta. Bu şekilde Türkiye’nin “hayır dualarını” alarak Özersay’ın dörtlü koalisyona “sen de mi Brütüz” yapmasını sağlamış ve yeni hükümetin yolunu açmıştı. Fakat ilginç bir şekilde hükümet kurulduktan kısa bir süre sonra Ersin Tatar gelen bazı telkinlerle ani bir u dönüşü yaparak Cumhurbaşkanlığına aday olduğunu açıklayacaktı. Bu gerek adada, gerekse Türkiye’de şaşkınlıkla karşılanmıştı. Türkiye beklenildiği gibi, “sadece ekonomiye konsantre olacağım” diyerek iktidara gelen birinin bu kadar kısa zamanda coşarak, ekonomiyi bir tarafa koyarak, üstelik protokol falan da imzalamışken, siyasi hedef değiştirmesine çok bozulacaktı tabii.
Böylece beklenilen maddi yardım ertelendi. Başbakanın Ankara seyahatlerine rağmen hiçbir adım atılmadı. Hükümet tamamen yalnız bırakılmıştı. Salgın başladığında Türkiye 72 milyonu salgınla mücadele için adaya yollamış, bazı koruyucu kıyafet, eldiven, antiviral ilaç, hızlı test kitleri ve maske haricinde de gözle görülür herhangi bir maddi yardımdan kaçınacaktı. Bu şekilde Ersin Tatar’a olan hayal kırıklığın gösteriyordu herhalde.
İşte tam da bu yüzden sayın Tatar, bazı yazarlar aracılığıyla şikayetlerini dile getirmeye çalışmaktadır. Tabii direk Türkiye Cumhuriyeti hükümetini eleştiremediği için bunu aracılarla yapmaya çalışmaktadır. Buna da salgından şimdilik ucuz atlatmasının verdiği cesaret rol oynamaktadır. Önümüzdeki günler Türkiye’nin tutumunu değiştirip değiştirmeyeceğini gösterecektir. Cambridge mezunu ekonomist Ersin’in Kıbrıslı taktiklerinin nereye kadar başarılı olacağı merakla beklenmektedir.
































