60’lı yıllardı kapılar kapalıydı, herkes kendi bölgesinde sıkışmış, sanki bugün gibi ama sebep farklıydı.
Dünyanın iki ucunda çeşitli salgınlar vardı ama bugünkü gibi değil, salgın sebepleri farklıydı…
…
Aylardan böyle nisandı, yağmur bir yağar bir durur, bulutlar bir toplanır bir dağılırdı; rüzgar ılıman.
Kapıların ardında her iki taraftan da hayatını kaybedenler vardı ama bugünkü gibi değil, ölüm sebepleri farklıydı…
…
Bugünkü gibi altıntoplar ve badem ağaçları çiçek ve meyveleri ile yüklenmişti; sarı papatyaların hakim olduğu kır çiçekleriyle döşenmiş ovalar Vincent van Gogh’un tablolarını andırırdı.
O dönemler, yani 60’lı yıllarda dünyada iki salgın vardı, bunlar salgın hastalık değil kültürel devrimlerdi, biri Çin’den sıçramış biri Birleşik Krallıktan.
Çin kaynaklı “kültür devrim” i kendi sınırları içinde kalmıştı ne kadar dünya solunu etkilemişse de bulaşıcı değildi pek, lakin Beatles müzik grubunu oluşturan John Lennon, Paul Mc Cartney, George Harrison ve Ringo Starr adlı gençler müziklerini dünyaya bulaştırmışlardı…
…
Yellow Submarine’i dinleyip de el çırpıp tempo tutmayan yoktu…
…
Mevsim ilkbahardı nisan yağmurları yağardı; mücahit öğrenciler iki çeşit bot giyerlerdi, biri askeri bot, diğeri yumurta topuklu, kenarları lastikli bot.
O dönemler toplumsal olaylar da salgın hastalıklar gibi bulaşıcıydı; buna bulaşmayan ev yoktu!
…
Beatles’ın ilk filmi olan “A Hard Days Night” iki Oscar almıştı ki yıl 1964’tü; dörtlünün sesleri transistörlü radyolarda kum torbalarının arasında dinlenirdi, belki bunları dinleyenler o yıllarda tek tüktü ama kültürel salgın ileri yıllarda Kıbrıs’ta daha da yayılacak, sol hareketlerin yükseliş dönemine denk düşecek, “Hey Jude” ve “Let It Be” gibi parçalar dinlenirken, grup da dağılmış olacaktı…
…
Stephen Hawking o dönemler doktorasını yeni yapmıştı ve evrenin karadeliklerine yapacağı yolculuk için vakit henüz erkendi fakat Kıbrıs gibi dünyanın haberdar olmadığı bir köşede kara delikler çoktu (!); gündüzleri okula gidip elleri kitap tutanlar, geceleri mevzilere koşup silah tutmaktaydılar, buna rağmen hayat devam ediyordu kitapla silah arasında…
…
1966 yılında Rolling Stones’un “Paint It Black” adlı müthiş şarkısı yayınlandığında Kıbrıs’ta kapılar kapalıydı; hayatın kendisi de büsbütün kendi içine kapanmıştı, buna rağmen gecikmeli de olsa dünyada olup bitenler Kıbrıs’a ulaşmaktaydı; şarkılar sınır tanımıyordu.
Kültürel salgın sadece müzikte değildi, kılık kıyafetten hayata bakış açısına kadar başgösteren değişim adeta bulaşıcı bir özellik taşıyordu; Londra sokaklarında gençler uzun saç bırakıyorlarsaydı, Lefkoşa sokaklarında da durum böyleydi; birbirlerine çok uzak sokaklarda genç kızlar aynı mini etek modasını izliyorlardı; birbirlerinden habersiz insanlar aynı müzikleri dinliyorlardı.
Uzun saç ve mini eteğe tepkisi olan okullarda uygulanan disiplin bile aynıydı…
…
Hayatı yaşayış biçimi sadece felaketler karşısında değişmiyor; tüm dünyayı etkileyen kültürel ve sosyal değişimler de hayatı değiştirebiliyor…
Nerde kaldı ki bu gezegende gelmiş geçmiş tüm salgın hastalık ve diğer felaketler karşısında (savaşlar da dahil) insanlığın ders aldığı yoktu!
…
Ünlü bilim adamının karadeliklerle ilgili görüşleri netleştiğinde, insanlığın başka gezegenlerde koloniler oluşturması salık veriliyordu, çünkü insanlık ancak 100 yıl kadar bu dünyada yaşam sürdürebilecekti…
…
Galiba zaman iyice kısaldı…
































