2019’un son çeyreği itibariyle dünya genelinde peş peşe yaşanan doğal felaketlerle, kendimizi bir anda aslında çok da sevdiğim post apokaliptik (kıyamet sonrası bilimkurgu) filmlerinden birinde bulduk. Aylarca söndürülemeyen yangınlar, kül olan, asla geri dönmeyecek ağaçlar ve orman canlıları, depremler, sel, dolu, hortum, fırtına haberleri… Aslında yeni değil ama etkisini artıran bu doğa olayları artık daha sık duyduğumuz ve bu nedenle de kanıksadığımız küresel iklim felaketinden başka bir nedenden değil. Tüm bu kıyametten hallice, duruma bir de Corona virüsü eklenince, işler iyice çığırından çıktı. Başta durumu hafife alıp sonra panikleyen ve bu haliyle biz dünyalıları da panikleten Dünya Sağlık Örgütü, bu tarz filmlerden aşina olduğumuz, ama orada kesinlikle daha karizmatik görünen uzmanlar, gelişmeleri takip ettikçe panikleyen yurdum insanları ve halka halka yayılan korku – panik ortamı.

Ölü sayısı ve hastalığın yayılma hızına bakıldığında, durumun korkutucu olduğunu kabul etmek gerekiyor. Ancak bu tarz durumlarda her zaman yaptığımız gibi en basite kaçıp bir suçlu buluyor ve kendimizi temize çıkardıktan sonra güvenli evimizden olanı biteni seyrederken, “suçlu”yu daha da ezmek ve bu dahiyane yöntemle kendimizi, sevdiklerimizi güvende hissetmek refleksine sarılıyoruz. Corona virüsü konusunda o “suçlu” Çinliler oldu. Yedikleri, içtikleri, pazarları, eğlenceleri alay konusu; varlıkları tehdit; yaptıkları suç! Yeme alışkanlıklarının kültürlere bağlı olduğundan habersizmiş gibi davranan yurdum insanı, Çin’deki bir Pazar yerine ait olduğu sanılan görüntülere bakıp, saydı sövdü. “Bunları yiyenden her şey beklenir” dedi çıktı işin içinden. Kendi yediği koyun yavrusunun, avuç içi kadar kuşun, anasından kaçırılıp kasları gelişmeden “yumuşacık eti” pek beğenilen yavruyu yemesini normalleştirdiğinden; bir Hintli için de inek yemenin aynı korkunç çağrışımları yapabileceğini görmezden geldi. Bu denli protein çılgınlığı içinde türlü kimyasal toza para bayılan bizim kaslı oğlan mesela, böcek yiyen Çinli videousunu paylaşıp bir de kızgın surat iliştirdi, bu iş bitti. Pazar günü de arkadaşlarıyla ava çıktı; öldürdüğü minnacık kuşları kemerine takıp hava atacaktı ama yeni çıkan av yasasının derdine; sosyal medyada paylaşamadığı için hayıflandı.
Sadece kedi – köpeklerin değil; tüm hayvanların hissedebilir canlılar olduğu gerçeğini bilmek pek hoşa gitmiyor biliyorum. Ancak bu olay üzerinden hatırlatmakta fayda var ki; kedi, köpek, kuzu, inek, tavşan kuş ya da maymun fark etmiyor. Merkezi sinir sistemine sahip her canlı acıyı sizin benim kadar hissediyor1. Hal böyle olunca da yediğinizin köpek mi yoksa kuzu mu olduğu sizin kültürel kodlarınızla, dogmatik bilgilerinizle ve vicdanınızla alakalı oluyor.
VİRÜS MÜ DAHA TEHLİKELİ ONDAN DAHA HIZLI YAYILAN IRKÇILIK MI?
Yazının başında bahsettiğim, kıyamet sonrasına dair senaryolarla alakalı filmleri sevenler bilecekler, eğer ortada bir salgın hastalık varsa, filmin bir yerinde, çok yaygın olarak ortalarında, enfekte olanlarla olmayanlar yani tehlikeli vahşilerle, masum sağlıklılar karşı karşıya gelir ve bu noktada bir izdiham bir karambol yaşanır. Canını diğer herkesinkinden üstün görenler, ezip geçmek pahasını kendini kurtarmaya çalışır. Bu noktada etik sınırlar aşılır, hayatta kalmak için her yol mubahtır. Etik sınırların aşılması için canını koruma refleksinden çok çok daha azının yettiğini, yaşadığımız bu çağ gösteriyor. Malezya’da Çin’den gelen yolcuların suratına dezenfektan sıkılması ya da İtalya’da Çinliler’in saldırıya uğramaları, yaşadığımız çağın ırkçılıkla imtihanı olarak addedilebilir.
SUÇLUYU BULDUYSAK DAĞILABİLİRİZ…
Tüm bu yaşadıklarımız, kıyamet alameti falan değil. Aslında ettiğimizi çekiyoruz. Şahsi fikrim, o çok bahsettiğimiz üçüncü dünya savaşının (aslında savaşlarının demeliyim) faklı cephelerde yaşandığı yönünde. Bu noktada, virüsün biyolojik savaş ürünü olabileceği ihtimali de elbette göz ardı edilemeyecek bir konu. Karantina altında tutulan bölgeler, sanayi tesislerinde makinelerin durması, hastalıkla mücadele için ayrılması zorunlu hale gelen kaynaklar, ülkeye uçuşların azalması ve korku ikliminin yarattığı negatif durum alt alta eklendiğinde, Çin gibi dev bir ekonomiyi bekleyen zor süreci görebiliyoruz. Ancak uzmanlar bu durumun etkisinin, bu dev ekonomiyi besleyen tüm çarklara sirayet etmesiyle, global bazda etkileri de dillendirdiklerinde, virüsün ekonomik bilançosu ağırlaşıyor.
Doğal afetler konusundan bahsettiğimizde akla gelen ilk ülke haline gelen Avustralya’daki orman yangını krizinin ve coronavirüs salgınının, ülkedeki gayri safi milli hasılada ciddi düşüşleri beraberinde getireceği dahası ülkeyi resesyona sokabileceği belirtiliyor.
Etme – bulma ilişkisine işaret etme nedenim de işte bu nokta. Avustralya’daki yangınlarda kapitalizm izlerini görmezden geldiğimiz ve iklim krizi konusunda üretilmesi beklenen politikalara burun kıvıran yönetimlere pay biçmediğimiz gibi Coronavirüs konusunda da küresel iklim krizi bağlantısı çıkarmazsak yine kolaya kaçmış oluruz.
Dünya Sağlık Örgütü’nün Küresel İklim Krizi ve Bulaşıcı Hastalıklar konusunda yayımladığı rapora2 göre virüslerin yayılmasında yaşanan küresel krizin etkisi görmezden gelinemez boyutta. Raporun sonuç kısmında da, bulaşıcı hastalıkların bulaşma döngüsündeki değişikliklerin, küresel iklim krizinin büyük bir sonucu olduğu açıkça belirtiliyor. Bu küresel felaketin temel etkenlerinden biri çok dillendirilmese de endüstriyel hayvancılık. Dolayısıyla yüzleşmemiz gereken aslında şu: Yediğimiz her burgerde ya da tükettiğimiz her hayvansal üründe, bu yaşananların sorumluluğunu taşıyoruz. Hoşumuza gitse de, gitmese de. O halde; Afiyetler…
1 Cambridge Bilinç Deklerasyonu http://fcmconference.org/img/CambridgeDeclarationOnConsciousness.pdf
2 Dünya Sağlık Örgütü Küresel İklim Krizi ve Bulaşıcı Hastalıklar Raporu
https://www.who.int/globalchange/climate/en/chapter6.pdf
































