Nazım Hikmet “Benerci Kendini Niçin Öldürdü” adlı kitabının bir yerinde şöyle der: “Emperyalizm aleyhine yazılan ve emperyalizmi temellerinden yıkmak için nefislerini (canlarını-BA) feda edenlerden bahseden bu kitap, bir inkılâpçının hangi şartlar içinde kendini öldürmeğe hak kazanacağını da hellettikten sonra, bitmiş olacaktır.” Unutmamak gerekir ki Nazım, bu kitabı yazdığı sıralarda Hindistan, Pakistan ve Bengladeş ülkeleri “Hindistan” adı altında Britanya imparatorluğunun bir sömürgesiydi.
Kitabın amacı, görüldüğü gibi, bir devrimcinin hangi koşullarda intihar edebileceğini izah etmektir. Bu konuda birçok tez ileri sürülmüştür. Bunlardan biri, Benerci’nin aslında Nazım’ın bizzat kendisinin olduğuydu. Buna katılmak mümkün değildir.
Benerci’nin en yakın arkadaşı Somadeva, ölümcül hastadır ve dayanılmaz ağrılar çekmektedir. İntihar etmeye karar verir, gerekli hazırlığı yapar ama kalabalıklara yaptığı bir konuşmada şöyle der:
“Fazla söze lüzum yok,
kendimi asacaktım.
Gidip bakın odama:
İpi yerde,
çengeli tavanda mıhlı bıraktım.
Geberecektim bir kaçak gibi
az daha…”
Ve Somadeva konuşmasını bitirmeden yere yığılır ve orada ölür. Demek ki Nazım’a göre, bir devrimci ayakta ölmeli. Yararlı olduğu sürece intihar etme hakkı yoktur.
Bir başka görüşe göre, Vladimir Mayakovski’nin intihar edişi, Nazım’ı öylesine etkilemişti ki onu bu kitabı yazmaya yönlendirmişti. Bu bir ihtimal olabilir. Ne var ki Mayakovski, 1930 yılının 14 Nisan günü kendini öldürdüğünde 37 yaşında ve en verimli çağındaydı. Yukarıdaki Nazım tezine göre, intihar etme hakkı yoktu.
Aslında Mayakovski’ye göre de intihar, bir kurtuluş yolu değildi. İntihar etmeden iki gün önce yazdığı tahmin edilen notta şöyle diyor: “Bu iyi bir yöntem değil (bunu kimseye tavsiye etmiyorum) ama benim için başka çıkış yolu yoktu”.
Kendisinden beş sene önce intihar eden 30 yaşındaki şair Sergey Yesenin için yazdığı “Yesenin’e” adlı şiirinde Mayakovski şöyle diyordu: “Bu dünyada ölmek zor değil / Zor olan, şekillendirmektir yaşamı”. Ne var ki kendi yaşamını şekillendiremedi.
Ölümünden sonra Stalin “Mayakovski Sovyet döneminin en büyük ve en yetenekli şairiydi” gibi lâflar etmişse de şair, yaşadığı sürece Sovyet hükümet organlarından pek bir itibar görmemişti. Rus Proleter Yazarlar Birliği tarafından insafsızca eleştirildi. Paris’te yaşayan ve kendisine bir de çocuk doğuran sevgilisini görmek için Paris’e gitmek için izin verilmedi onun gibi bir Bolşevik’e.
Mayakovski, elbette, Nazım’ı derinden etkilemiş bir şairdi. Hem ideoloji olarak hem de şiir estetiği açısından. Dolayısıyla Mayakovski’nin intiharı, onu epey meşgul etmiş olmalı. Buna pek anlam verebildiğini sanmıyorum. O yıllarda Şairin intiharına Stalin’in yönetiminin neden olabileceğini Nazım kabul edemezdi. Stalin hakkındaki şiirini ancak 30 yıl sonra yazacaktı:
“Taştandı, tunçtandı, alçıdandı, kâattandı iki santimden yedi metreye kadar.
Taştan, tunçtan, alçıdan ve kâattan çizmeleri dibindeydik, şehrin bütün meydanlarında.
Parklarda ağaçlarımızın üstündeydi; taştan, tunçtan, alçıdan ve kâattan gölgesi,
taştan, tunçtan, alçıdan ve kâattan bıyıkları lokantalarda içindeydi çorbamızın
odalarımızda taştan, tunçtan, alçıdan ve kâattan gözleri önündeydik.
Yok oldu bir sabah!”
Aslında sağda solda gerekçe aramaya gerek yok. Nazım kitabında açıkça açıklıyor bir devrimcinin ne zaman intihar edebileceğini. Benerci’ye şunları söyletir:
“Dünden itibaren, katarın başında gidiyorum. Halbuki, fizyolojim berbat… Kafam elâstikiyetini kaybetti. Dönemeçleri zamanında dönemiyeceğim. Ellerim lüzumundan fazla titriyor. Akıntıda dümen tutamayacak bir hale geldiler. … İstemeden, irademin dışında, yanlış adım atacağım. …Halbuki ben kemiyette (nicelikte, sayıca-BA) bile bir sene değil, bir gün bile irademin dışında, bilerekten ona ihanet edemem. … Fakat, ya bu yanılma nesnesi katarın başındaki adam için bir kaide (kural-BA) haline gelirse. Ve o adam katarın başında gidemiyeceğini bildiği halde, yerinde durmak için bir saniye olsun ısrar ederse. Bu bir ihanet değil midir? Ben bir saniye olsun, ihanet edemem. Bu benim uzviyetimde (organizmamda-BA) yok…”
Demek ki bir devrimci harekete yararlı olmayacağı veya zararlı olacağı noktaya geldiği zaman intihar edebilir. Benerci ayrıca şunu da söyler: “Hem benim bu mesele nevi şahsına münhasır (sadece kendine özgü-BA) bir iş bile değil. Galiba LAFARG’la karısı da aynı vaziyete düşmüşler, aynı işi yapmışlar.”
Büyük harflerle sözü edilen Lafarg, Fransız devrimci Paul Lafargue’dır. Karl Marks’ın ikinci kızı Laura’nın kocasıydı. Kendisi 69, Laura da 66 yaşındaykan, artık devrim hareketine katkıları olmayacağı nedeniyle anlaşarak birlikte intihar etmişlerdi.
Lafargue, gençlik yıllarında, keskin Marksistlerden biriydi. Birkaç arkadaşıyla birlikte yeterince devrimci bulmadıkları reformist hareketlere karşı çıkıyorlardı. Karl Marks onları ikaz etmek amacıyla onlara bir mektup yazar sonra da Friedrich Engels’e şöyle der: “Bunlar Marksist ise ben Marksist değilim”.
































