Glapsides’te yüzerken çok sık görürüm.
Öğleden sonra karadan kopan rüzgarımsı hava akımı, “sığ olan denizde oynayanların kaçırdıktan sonra suyun üzerinde döne zıplaya uzaklaşan toplarını, deniz yataklarını sürükleyerek, ta karşı kıyıdaki İskele Boğazı sahillerine atar.
Çocuklar gençler ellerinden kaçırıp hızla uzaklaşan o topların, deniz yataklarının arkasından bir süre yakalayacakları umudunda yüzerler, yorgunluktan helak olup yetişemeyeceklerini anladıklarda, gözlerden kaybolmalarına kadar arkarından meyus ve çaresiz bakarlar! Hatta bazı çocuklar ağlarlar da…
Belki uygun bir ilişki kurulamaz.. Fakat bu adada kırk beş yıldır bizim de arkasında koşarken, tam yakaladığımızı sandığımız anda, sürekli kopartılan siyasi fırtınaların dalgalarında döne bata uzaklaşırken, arkasından umutsuzca baktığımız bir “çözüm” beklentimiz vardır! Ne zaman yaklaşsak kaçan!
İşte geçen hafta kaçıp giderken, arkasında, “henüz oyun bitmedi” mesajını bırakan çözüm umudunu, Rum’un Doğu Akdeniz’de kopardığı fırtına sonucunda bir kez daha yitirdik!
GRY Seksen milyonluk Türkiye’nin gözlerinin içine bakarak, bize de nanik çekerek ABD’li Nobel şirketiyle, kasasına 9 milyar dolar akıtacak anlaşmaya imza attı!
Ve bir kez daha arkasından koşarken soluksuz kaldığımız “çözüm” olasılığı yitip giderken, Rum’un bu tek yanlı tasarrufu nedeniyle Doğu Akdeniz de netameli bölgelerden biri duruma geldi!
Nitekim Amerikan Dışişleri Bakanlığı Müsteşar yardımcısı Palmer’in de söylediğince “artık ABD için Doğu Akdeniz ve Kıbrıs stratejik önemdedirler!”
Ne demektir bu? Ortadoğu’yu, Libya’yı, Suriye’yi Gürcistan’ı darmaduman eden Amerika şimdi bizimle de ilgilenecek!
İlgilenmesi için de çok neden var sadece adadaki “Türkiye” gerçeği yeter de artar bile!
Yani çözüm umarken, geldik mi yeni çatışmaların eşiğine!
Ha hatırlatalım! Sn. Akıncı bu Avrasya işlerinden de sorumlu Palmer’le görüştü Amerika’nın Güney’e yönelik süregelen silah satışı yasağının kaldırılmamasını istedi de bu Güney’de artık Fransa’nın bile askeri üssü vardır!
Ne söyleyecektik? Hâlâ “çözüm umudu vardır” diyebilir miyiz? Tüm bu gelişmelerden sonra büyük hayal olmaz mı? **********
ÇELİŞKİLİ İLİŞKİLER!
Henüz muhalefetteyken de sık sık “Türkiye ile en iyi ilişkileri kuracağım” yollarında açıklamalarda bulunan Başbakan Tatar, daha makamını bile ısıtmadan Özersay’la birlikte Ankara yolunu tuttulardı ki geçen hafta sonu haberi çıktı:
TC’den 1 milyar 200 milyon parasal kaynak sağlandı…
Demek ki mali yönden çok zor dönemler geçiren Dörtlü Koalisyon Hükümeti de mesela özel sektörden yada özel bankalarından borçlanıp borçlanıp maaşları zar zor ödemek durumunda kalmadan hatta bu nedenle Hükümeti dağıtma gereği de duymadan, Ankara’dan para sağlayabilirdi çünkü Ankara buna hazırdı! Nitekim şimdilerde sağlanan parasal akışta, giden hükümetin Başbakan yardımcılığı görevindeki Özersay da vardı ama beklenen parasal katkı gerçekleşmediydi!
Şimdi ise şip şak oldu da bitti maşallah!
Peki ama soralım: Neden? Neden Türkiye ile ilişkilerde “siyasi görüş farklılıkları” sosyoekonomik gelişmemizde KKTC’i bu kadar olumlu veya olumsuz etkileyecek kadar öne çıkartılmaktadır?
Eğer 45 yıldır Kıbrıs sorununu çözememişsek, bu çözümsüzlüğün asıl sorumluları; “sorumsuzlukları” nedeniyle Türkiye’ye şaşı gözlerle bakan bazı yetkili politikacılarımızın Ankara ile yarattığı bu çatışmalı ve çelişkili siyasi ortamı değil midir!
Ama var mı bizim Türkiye ile böylesi sorunlar yaratma lüksümüz?
Nitekim Erhürman on beş aylık iktidarı döneminde Ankara’dan anca gıdım gıdım para sağlarken, Tatar daha Başbakan olur olmaz 1.2 milyar liralık kaynak sağladı..
Şimdi şunu mu söyleyelim? “E canım biri Türkiye yanlısıdır diğeri mesafeli ve uzak!” “Yada biri “federasyoncudur, diğeri devletçi” mi diyelim!
1974’den sonra başlayan çözüme ve nüfus kaydırmalarına yönelik siyasi görüş ayrılıklarının bitirilemeyen hesaplaşmalarında hem çok zaman kaybettik hem de kendimizi çözümsüzlüğe mahkûm ettik!
Bu nedenle diyorum. Önce “içimizde” sonra “Türkiye” ile sorunlarımızı “ulusal” çerçeveli ve bütünsellikli ilkelerde yeniden saptamamız gerekiyor. Ki bilelim. Kuş muyuz deve kuşu muyuz? **********
KISACA TAKILDIĞIM: (SADECE POLİS Mİ?)
Geçen hafta Girne’de bir kuyumcu soyuldu derken..
Hırsızlar arkalarında bir miktar gömülü mücevher bırakarak Hava alanından uçağa binip kaçtılar!
İlk şoku atlattıktan sonra yine “polise” yüklendik! İnsaf ama!
Hastahanelerimiz doktorlardan hemşirelere, ilaçlardan araç gerekçelere kadar eksik ve yetersiz!
Eğitimimiz malum, okullar da eksik öğretmenler de!
Trafik sorununun bir nedeni yeterli olmayan yollar. Onlar da eksik arızalı!..
Kaldı ki bizzat Hükümetler yetersiz çünkü ne ellerindeki Kurumlara sahip çıkabildiler ne denetim yapabildiler! Zaten her yıl da zırt pırt gidip geliyorlar, nasıl yapacaklar?..
Eee! Şimdi sadece “polis mi görevini yapmadı” olmakta! “Polis” mi suçlu! Ki bildiğimce görevde canları çıkmakta!
…Önce devlet yarattığı yokluklar ve yetersizlikler nedeniyle kendini sorgulasın! Sonra da “bu kadar eşkiyayı bu ülkeye nasıl soktuk diyerek” sorsun kendine!
































