
Geçtiğimiz haftalarda, yeni bir hükümet programıyla tanıştık.
Kendi demokratik siyasi düzenimizi 1974’de kurduğumuzu kabul edersek, baz alacağımız ilk seçim 1976 olacaktır.
42 yılda 40 hükümet…
Bu ilk dörtlü koalisyon denemesi, KKTC’nin de 33. hükümeti oldu.
Kurulur, bozulur, hatta bir yıl gibi kısa bir sürede iki hükümet kurulduğu da vakidir. Yüzün üstünde insan bakan olmuştur. 12 de Başbakan…
Yüzlerce sayfalık hükümet programları…
Tam bir enflasyon…
Aman ne güzel metinlerdir onlar. İktidar yazar getirir, muhalefetin itiraz edecek pek bir şeyi yoktur. Çünkü hepsi en ideal, yapılması gereken, doğru icraatlardır. Nitekim son 4’lü hükümet programının görüşmeleri sırasındaki eleştirilerin düzeyi, boşluğu, içerikten yoksunluğu bundandır…
Güzeldir programlar… İçlerinden bir tanesi bile vaad ettiğini yerine getirmiş olsa, bugün bu çıkmazda olmazdık diye düşünürüm hep.
Oysa hükümet programları da, seçim bildirgeleri de ne yazık ki, hep suya yazılır.
Hatırlayın, en çok umut bağlanan, en geniş tabanlı CTP-UBP koalisyon hükümetinde, program bir takvime bağlanmış, hatta Mehmet Ali Talat bunu duvarına da asmıştı. O program da meftalara karıştı…
Kamu görevlisi olduğum yıllarda, bir çok hükümet programını haber yaptım, dağıttım. İçlerinden 3 tanesinin bizzat yazılımına da katıldım.
Bunlardan birincisi, 28 Ağustos 1996’da kurulan UBP-DP hükümetiydi. Hani, 1993 seçimlerinden sonra Hakkı Atun Başbakanlığında kurulan ama bir kaç kez bozulan DP-CTP hükümetlerinden sonra kurulan hükümet… DP’nin UBP’den kopmasından sonra ilk kez biraraya geliyorlardı.
Ardından, 1998 seçimleri geliyor; Derviş Eroğlu DP ile hükümet kurabilecekken, bunu yapmıyor, Mustafa Akıncı’nın liderliğindeki TKP’yi tercih ediyordu. Bu da, 23 Ocak 1999 UBP-TKP hükümeti…
İki lider beklenenin çok üstünde bir muhabbetle işe başlamışlardı. Sosyal görüşmeler, samimi ilişkiler… Programı da güzeldi… Ancak herkesin bildiği gibi, o hükümet özellikle polisin sivile bağlanması konusunda, birilerinin çizmeleri giymeye kalkmasından, Başbakan Yardımcısı’nın elini sıkmama noktasına varan gerginliklere sebep olmuş, TKP hükümetten ayrılmıştı. (Buraya bir not eklemek isterim. Bu olaydan sonra politikaya küsen, yurt dışında yaşayan Mustafa Akıncı, yıllar sonra gelip, Cumhurbaşkanı olduğunda, aynı sorunu hem de ciddi bir kriz olarak kucağında buluverdi. Bu bile sorun çözme açısından yılları nasıl boşa geçirdiğimizin somut bir örneğidir. NM)
Ve 11 Haziran 2001’de yeniden kurulan UBP-DP hükümeti…

Hükümet Programlarının süslü, idealist metinler olduğunu söyledik ya, bu sadece bu 3 hükümet programı için geçerli değil tabii… Aslına bakarsanız, daha da gerilere gitsek ya da daha sonrakilere, yine benzer ifadeler göreceğiz. Ama ben burada sadece bu üç hükümet programını kesit alacağım.
Bakın ne iyi niyetli yazılımlar var…
Mesela; “Bir ülkede demokrasinin kökleşmesi ve güçlenmesi, siyasal etkinliklerin yaygınlaşmasına ve kitlelerin, bireylerin ve kuruluşların görüşlerini özgürce ortaya koymalarına bağlıdır. Bunun bilincinde olan Hükümetimiz siyasal etkinliklerin bireysel bazda da yaygınlaştırılmasına büyük özen gösterecektir. Bu bağlamda kamu görevlilerimizin siyasal yaşamda etkinlik sağlamalarına olanak verecek yasal düzenlemeler yapılacaktır”. UBP- TKP hükümetinde aynı konu “Siyasal yaşamda kamu görevlilerinin birikimlerinden yararlanmak amacı ile gerekli anayasal ve yasal düzenlemeler, toplumsal uzlaşma çerçevesinde yapılacaktır” şeklinde yeniden vaadedilmiş.
Yani, memura siyaset yasağının kaldırılması… Aradan 22 yıl geçti, o yasak sözde orada durmakta. Ama özellikle, zaten siyasi niyetlerle devlete alınan geçiciler, bu yasaktan hep muaf kaldılar. Aksine, bu gruplar partilerin bir işaretiyle harekete geçen kitleler olarak tutuldular.
Hele sosyal medya denilen olgunun yaygınlaşmasıyla, memur her türlü siyasi görüşünü açıkça ortaya koydu. Ama o yasak da orada kaldı… Sorsanız, ya Derviş Eroğlu, ya da ortakları Serdar Denktaş veya Mustafa Akıncı acaba ne derler? Gerçekten merak ederim. Ve nedense bu konu, Dörtlü Koalisyon hükümetinin programında yok…
Yine kamu yönetimiyle ilgili bir başka “söz”… “Kaynak israflarına son verilebilmesi amacıyla üçlü kararname kapsamı daraltılacak, danışman kadroları kaldırılacak, gerektiği hallerde hizmet alımı yönüne gidilecektir”. Bu söylem, UBP-TKP hükümet programı da dahil, daha sonraki hükümetlerde tekrar tekrar yeraldı. Ama kaynak israfı hiç düşünülmedi bile. Giderek daha da laçkalaştı, yeni yöntemler icad edildi, kamunun yükü arttırıldıkça arttırıldı. Şu anda kamu, ihtiyacının çok üstünde memur sayısıyla, ama ihtiyacının çok altında bir kaliteyle iş yapmaya çalışıyor… Yeni hükümet de, müşavirlik olayını öne çıkarttı, bu statünün ortadan kaldırılacağını söyledi.

Turizm örneği… Hep “lokomotif” sektördür değil mi? Lafta… Ne bütçesi ihtiyacını karşılar, ne fonları doğru yönetilir, ne de bir stratejik planlaması vardır. Her gelen büyük hedefler gösterir ama bir öncekinin bıraktığını sürdürmekten başka bir şey yapmaz. Oysa hükümet programlarında , “Turizmin, ticaret, tarım, sanayi ve diğer hizmet sektörleri ile koordineli olarak planlanıp geliştirilmesinin” öneminden bahsedilir. Yıllar yılı aynı şeyler söylenir de turizmde özel ilgi turizmi, kültür turizmi, din turizmi v.b. bir çeşitlendirme nedense yapılamaz. En kötüsü de bugün artık turizm, hükümet programlarında hiç de öngörülmediği bir kılıktadır, “kumar turizmi”… Devletin teşvikler, destekler, tahsislerle kendi kaynaklarını sadece 5 yıldızlılara yönlendirdiği bir acaip turizm anlayışı… Oysa ülkeye döviz getirecek potansiyel turist profilinin bununla bir alakası yoktur. İşte 2017, tarihinde ilk kez İngiltere’den gelen turist sayısı 90 binlerden, 30 bine düştü. Dehşet verici… Ve ne acıdır ki, bunu da bizzat Turizm Müsteşarı açıkladı.
Dörtlü Koalisyon’un programında ise, varolanın sürdürülemez olduğu ima ediliyor, onun yerine “bölgesel farklılıklara ve rekabet üstünlüğüne dayalı, sürdürülebilir bir turizm modelinin oluşturulması”ndan söz ediliyor.
Önümüzdeki dönem elektrik konusu yine tartışmaların başında yeralacak. Türkiye’den kabloyla mı getirelim, enterconnecte sisteme mi geçelim falan. Gerçi son hükümetimiz net bir vurgu yapmadı, üstü kapalı olarak “alternatif yöntemlerden” bahsetti. Hem hükümet programlarında, hem de Türkiye ile imzalanan sayısız protokolda bir madde vardır; “Üretilen elektrik enerjisini sağlıklı ve kayıpsız bir şekilde nakledebilmek için, iletim ve dağıtım şebekesinin iyileştirilmesi…. Tahsilatın en üst seviyeye çıkartılması ve hızlandırılması yönünde gerçekçi ve kararlı adımlar atmak”…. Bu defa da var.
Oysa biz 40 küsur yılda, iletim ve dağıtımı birbirinden ayırdetmeyi bile başaramadık… Tuhaf bir özelleştirmeyle, kendi üretebileceğimiz enerji için, tekel haline gelmiş AKSA’ya sırf öyle bir sözleşme var diye zamlı para ödüyoruz. Bu çarpıklık bilindiği halde de şirketin sözleşmesi, her gelen iktidar tarafından uzatılıyor.
Bakın bu çok önemli; 1996 programından… Diyor ki; “Yurda giriş-çıkışlarda başlatılan kontroller, çağdaş yöntemlerle ve daha etkin olarak gerçekleştirilecektir. Kuzey Kıbrıs Türk Cumhuriyeti’ne kimlik kartı ile giriş-çıkışlarla ilgili mevzuat esas amacına uygun olarak yeniden gözden geçirilip düzenlenecek ve ülke içindeki denetimin etkin ve yaygın hale getirilmesi sağlanacaktır”. Kim diyor, Derviş Eroğlu…. UBP-TKP hükümet Programı’nda konu “KKTC’ne kimlikle girişlerde etkin denetim yapılacak ve TC ile yapılan Protokolun amacı ve içeriğine uygun biçimde uygulanmasına özen gösterilecektir” şeklinde tekrar ediliyor. Sonra? Bu hedef ellerinin tersiyle bir kenara atılıyor, ülke sorma gir hanına dönüyor. Hatırlıyorum, kimlikle girişler konusu sorun edildiğinde, zamanın Büyükelçisi Ertuğrul Apakan bizzat açıklama yapmış, kendilerinin de etkin denetimden yana olduklarını söylemişti. Tabii bizimkilerin bahanesiydi Türkiye’yi işaret etmek… Sorun hala devam ediyor. Hem de kapıdan girene vatandaşlık verme noktasına taşıyarak… Yeni hükümet de Türkiye ile ülkeye giriş çıkış koşullarını ele alacak bir adli yardımlaşma antlaşması, giriş-çıkışlarda asayiş sorunlarına yansıyan olumsuzlukların giderilmesi için ilave önlemler alınmasını öngörüyor. İnşallah başarırlar.
Bakın taa 90’larda ne demişler; “Mevcut vergi yasaları yeniden düzenlenerek, basit, pratik ve adil hale getirilecektir. Vergi kayıplarının asgariye indirilmesi için gerekli önlemler alınacak ve caydırıcılık artırılacaktır…. Kayıt dışı ekonomi kayıt altına alınmak suretiyle vergi kayıp ve kaçakları ortadan kaldırılarak kayıt dışı ekonomi küçültülecek ve vergi tabanı genişletilecektir”. Bu ifadeyi bugün de dahil, hangi partinin olursa olsun tüm programlarda bulmak mümkün… Gerçek ne? Vergi kaçakları ve vergi adaletsizliği bugün hala en büyük sorunumuz. 2018’de, verginin yüzde 50’sini bile toplayamayan bir yapımız var…

“Devletin büyümesindeki en önemli faktör olan istihdam baskısından soyutlanabilmesi için, alternatif olarak özel sektörün geliştirilmesi sağlanacaktır…. Hükümetimiz çalışanların sendikal haklarını ve işverenin haklarını dengede tutmaya özen gösterecek, serbest pazarlık ve toplu sözleşme düzenini geliştirecektir”. Oysa çalışma hayatı, sendikalaşma, toplu sözleşme konusu bugün de çözülmemiş bir sorun. Üstelik artık çalışanların yüzde 70’i özel sektörde ve büyük kısmının hiç bir güvenceleri yok. Devlet, “yapacağım, yapılması gerekir” dese de, özel sektör çalışanını hala görmezden gelmeye devam ediyor.
Başarılamayan bir iş daha… KKTC ürünlerinin Türkiye’ye engelsiz girebilmesi. Hala daha “Mersin’i aşamadık” haberleri çıkabiliyorsa, et-tırnak iki kardeş ülkenin sorunu nedir acaba? Sadece bürokrasi mi? İnandırıcı değil. Yıllar yılı konu hükümet programlarında aynen şu cümlelerle yeralmış; “KKTC ürünlerinin TC pazarına engelsiz ve vergisiz girişi mutlaka temin edilecek, ihracatta hertürlü tıkanıklığın giderilmesi, bürokratik engellerin süratle kaldırılması için tüm girişimler yapılacaktır”. Ne acı değil mi?
“Sınıflardaki öğrenci sayısı, çağdaş eğitim olanağı veren bir düzeye indirilecektir. Okulların tam gün boyunca eğitim-öğretim yapması için çalışmalar yapılacak, bu bağlamda koşulların iyileştirilmesine çalışılacaktır”. Bu sadece bir cümle… Daha ne vaadler var. Gelinen nokta, devletin çağdışı kalmış müfredatı ve yasaların zorunlu kıldığı müfredata uymayan okullar… Her yıl düşen başarı oranları. Devletin temel görevlerinin başında gelen eğitim gerçek anlamıyla özelleşmiş durumda. Dar gelirlilerin çocuklarının dışında devlet okullarına giden yok…
“Devlet Tiyatroları’nın daha çağdaş bir yapıya kavuşturulması için gerekli önlemler alınacak, amatör tiyatroların geliştirilmesine özen gösterilecektir”. Güleyim mi, ağlayım mı bilemedim. Bu yıl Devlet Tiyatro binası yanalı tam 19 yıl oluyor. Böyle bir binanın yeniden yapılabilmesi için ne kadar bir para gerekir ki?
“Tarımsal Gelişmenin temelini teşkil edip ülke tarımını yönlendirecek olan Tarım Master Planı’nın hazırlanması sonuçlandırılacaktır”. 2017’de bitebildi nihayet… Tam 21 sene sonra… Derelerin altından da çok sular aktı. Ülkeye su geldi, 2 yıl oluyor, hala esas amacı için, yani üretimde kullanılmaya başlanamadı… Bu ayıp değil de nedir?
“Karayolu ulaşımında Master planda öngörülen yol yapımlarına hız verilmesi sağlanacak, diğer yolların bakım, onarım ve iyileştirilmesi yanında meydana gelen trafik kazalarını önlemek ve yol güvenliğini artırmak için çalışmalar yapılacaktır…. Lefkoşa şehir merkezine trafiğin giriş çıkışlarının rahatlamasını sağlıyacak alternatif yolların açılması sağlanacaktır”… Bu da gelmiş geçmiş hükümetlerin ortak bir hedefi. Oysa, yıllar içinde trafik kazaları, ölümlü kazalar olarak sürekli bir artış grafiği gösteriyor. Yollar tarlayı geçmiş durumda. Kaynak hazır, ama proje yapmaktan aciz hükümetler gelmiş geçmiş… Lefkoşa özelinde, bu hedeflerin ilk konduğu tarihten tam 20 yıl sonra 2017’de bir deneme yapılıyor, dünya kadar kaynak harcanıyor, sonuç başarısız…
“Mevcut sosyal güvenlik sistemleri yeniden gözden geçirilerek, dengesizlikler ortadan kaldırılacak, tüm çalışanları kapsayacak, Tek Tip Sosyal Güvenlik Sistemi’ne geçilecektir”. Sözde tek sosyal güvenliğe geçildi deniyor ama, işçi emeklisinin ikramiyesi ve maaşı ile memurun aldığı arasında hala uçurum var. Yeni hükümet sosyal güvenlik için, “norm ve standard birliği” gibi bir ifade kullanmış. Aynı hedefi içeriyor…
Şu da tüm programlarda mevcut; “Kayıt dışı işçi olayına son vermek amacıyla, gerekli her türlü idari ve yasal önlem alınacaktır. Kayıt dışı işçi çalıştıran işverenlerin cezası caydırıcı oranlara çıkarılacaktır. Gerçek işgücü açığının kapatılabilmesi için TC-KKTC İşgücü Anlaşması’nın amacına uygun şekilde hayata geçirilmesi sağlanacaktır”. Demek ki, 20 sene evvel de kayıt dışı işçi sorunu varmış. Son vermek yerine, göz yumulmuş, katlana katlana gelmiş, bir de üstelik hemen her iktidar döneminde kayıt dışılar için af çıkarılmış. Denetim göstermelik… Sorun devam ediyor…
“Hükümetimiz, yürülükte olan 55/1989 sayılı İmar Yasasında belirtilen fiziki planların hazırlanması için gerekli önlemleri alacaktır. İmar mevzuatında gerekli değişiklik yapılarak yerleşim bölgelerinin yerleşim amacı dışında kullanılması engellenecektir”. Bu da ortak bir söylem. Ama hala Lefkoşa dışında İmar Planı yok. En son geçenlerde, hükümetin muhalefetine rağmen Girne-Çatalköy bölgesi İmar planı, inanılmaz bir tahribattan sonra nihayet çıktı. UBP-TKP hükümetinde eski bir belediye başkanı ve plancı olarak Mustafa Akıncı’nın koydurduğu “Sahillerin korunması, kıyılardaki yapılaşmanın denetimi ve kıyıların halka açık olarak kullanılması için gerekli önlemler alınacaktır” vaadi var ki, sonradan bu sözler basmakalıp olarak tekrarlanmış olsa da, pratik ortada; tüm sahiller talan edilmiş durumda.
“Bütün yurttaşlarımız genel ve zorunlu sağlık sigortası kapsamına alınacak; yoksulların sigorta primleri Devlet tarafından karşılanacaktır”…. Haydi artık, aklınızdan geçeni söyleyebilirsiniz, çekinmeyin…. Yine, yeniden aynı sorun önümüzde… Üstelik, Türkiye bunun maliyetini karşılayacağını defalarca protokollere koyduğu, yani finansman sorunu da olmadığı halde… Bu vaadin yeraldığı bir hükümet programının yazılımına, kurulan hükümette Sağlık Bakanlığına getirilen taze bir milletvekili de katılmıştı. Şimdi adı lazım olmayan bu Bakan’a yanılıp da, bu Genel Sağlık Sigortası’nın maliyetinin nasıl karşılanacağını, doktorların ikinci iş yapması konusunun nasıl halledileceğini sormuştuk. Yaklaşık 20 yıl önce… Öyle bir çıkış yapmıştı ki, “Siz şimdiye kadar benim gibi bir Sağlık Bakanı görmediniz de onun için böyle konuşursunuz” diye. Susmuştuk doğal olarak….

Bunlar sadece bir kaç hükümet programından ve sadece bazı alıntılar…
Ama sonuçta hepsi için ortak fikir verecek kanıtlar…
Sorunlar tespit edilmiş, çareleri de gösterilmiş, ama uygulama tam tersi.
Neden acaba?
Kamuda bu sorunlara çözüm getirecek, hedefleri uygulayacak kadrolar mı yok? Asla inanmam. Herşeye rağmen o kadrolar mevcuttur. Olmayan, niyettir. Eğer niyet olsaydı, bir performans değerlendirme sistemi oturtulmuş olurdu. Kamu personelinin verimliliğini denetleyecek bir Performan Programı olmadığı gibi, hükümetlerin de böyle bir programı yoktur. Hükümet programındaki hedeflerin gerçekleştirilebilir olmasını sağlayacak kaynak, maliyet, olanak tespitleri yoktur. Bunlar hesaplanmaz, bir kenara yazılmaz. Güvenoyu alıp, icraat başladıktan sonra, gerçekleşme durumunu gözden geçirmek için takip edilen bir Performans Göstergesi de yoktur. Zaten hükümetlerin de böyle bir derdi hiç olmamıştır…
Sonra denetlemesi, seçim sandığı başında bir kaç dakikasını harcayacak olan vatandaşa bırakılır. Ve o vatandaşın da performansa bakarak değerlendirme yaptığı pek yoktur. Seçimlere etki yapan unsurlar arasında hükümetlerin ortaya koydukları performans, belki de son sırada yeralır.
Ve esas etkenlerden biri, başta söylediğim gibi, hükümetlerin kendilerinin sürdürülebilir olmayışıdır.
İşte onun içindir ki, demokratik sistemimiz, bal yapmaz arı misali kendini tekrarlar durur…
Sonuçta tek bir gerçek var, kötü yönetilmişiz…
Yarım yüzyıl sonra, yeni bilgiler, yeni vizyonlar, yeni deneyimlerle iktidar gücünü eline alan gençler, umarım eskilerin kötü alışkanlıkları yerine, kamu yararını önde tutar, daha pratik, daha uzlaşımcı bir yönetim anlayışı getirirler.
Bu saatten sonra çözümü bilinmeyen sorun kalmamıştır.
İşte herşey olduğu gibi ortada….
































