Adada iki ayrı halk, iki ayrı bölge “gerçeği” varsa “iki ayrı siyasi irade” de vardır.
Zaten 1974’den beridir aranan çözüm de yaşanan bu gerçeğe uydurulmaya çalışılmaktadır.
Fakat her hikmetse bu “siyasi gerçeğe” karşın hem Annan planıyla bize yutturulan hem de sonrasındaki çözüm arayışlarına katılan “yeni fikirlerle” sorunu yörüngesinden kaydırmakla kalmadık! “Sanki iki halk asırlardır bu adada birlikte yaşıyorlardı da birileri gelip bu iki halkı birbirinden ayırdı gibilerinden” öyle bir bir siyaset rüzgârı estirildi ki… Az kalsın Annan planıyla Rumun kucağına düşen Kuzey, elden gidiyordu!
Neyse ki yine Akel’den bilelim, çoğunluğunca “hayır” dedilerdi de kurtarıverdikti Kuzeyi..
HA tehlike geçti mi? “Birleşik Kıbrıs”ı oluşturma efkârında hayır!
Nitekim biz sürekli “iki bölgeli iki toplumlu siyasi eşitliğe dayalı TC’nin garantörlüğünde” bir Kıbrıs çözümü hedefliyoruz ama müzakere masasındaki müzakerecilere bakıyoruz, sonuçta ulusal sloganımız olması gereken “iki bölgelilik” olayını örneğin “BM’ler genel Sekreteri Guterres’in “altı maddelik” çerçeve anlaşmasıyla da değiştirmeye hazırlar, içimizdeki bir ayakları Güney’de fink atan propagandistlerin de etkisiyle “üniter Kıbrıs Cumhuriyetine” dönüşle de!
Yani kendi kendimize çözüm modelleri biçip dökerken, hiç biri de “müzakere sürecine” yansımıyor..
BU “siyasi gidiştir” ki geçtiğimiz gün TC’nin yeni Meclis başkanını kabullerinde konuşan Sn. Cumhurbaşkanı Akıncı’nın şu “teşhisi” dikkatimi çekti.
Diyordu ki Sn. Cumhurbaşkanı “Yeni fikir diye, eskiden pişirilmiş kotarılmış fikirleri masaya yeniden getiriyorlardı.. Bunlarla gidilemediğini görmemize gerek yok. Bu bizi çıkmazlarla suçlu konumuna oturtur…”
Ve şunu da ekledi. Biz hakkımızdan fazlasını istemiyoruz…”
TEŞHİSE şunun için takıldım. Evet, öncesi üç cumhurbaşkanıyla birlikte masaya her zaman pişirilmiş kotarılmış olan “İki bölgeli iki toplumlu siyasi eşitliğe dayalı, TC’nin Garantisini içeren “fikirle” oturduk, doğrudur.. Ancak Annan planı ve Guterres çerçevesi de şahittir ki o masada sonuçta attığımız imzalarla “kabulümüzdür” dediklerimizin ötesinde ödünler verdik..
Dahası müzakere masasına her zaman “Kuzey’i işgal edip Rum’u mağdur ve mazlum duruma sokan bir suçlu gibi oturup kalktık!
Siyasi sorun yönünden en büyük kırılmamız da bu “suçluluk” duygusunu hâlâ taşımamızdır.. Tersi ise “kararlılık” olmalıdır!”
Ve eğer “hakkımızdan fazlasını” da istemiyorsak öyleyse önce o hakkımızın nerede başlayıp nerede bittiğinin toplumsal saptama ve uzlaşısına varmalıyız…
**********
KIB-TEK, ENERJİ VE KAOS!
Kıb-Tek’in eski Yönetim Kurulu Başkanı İsmet Akim’in Bakan Nami için, “yetkisini aştı” dediğine tam da mim koyacaktım ki “vallahi dedim adam haklı!”
Neden haklı? Diyor ki Akim açık seçik Kıb-Tek’in bağlı olduğu yasalar, elektriğin üretim, dağıtım ve sistemini belirleyen, kuralları koyan, fasıl 170 ile 171 de açık seçik ortadadır..” Yani ne? “Siyasetçiler kuruma müdahale edemez.”
Ve devamla diyor ki Akim sözünü ettiği o siyasetçilerin gözlerinin içine bakarak,”eğer müdahale edecekseniz önce bu iki yasayı değiştirin. Jeneratör ihalesinin muhatabı Kıb-Tek’tir..”
PEKİ ama Kıb-Tek olayı bu “idari ve çok önemli olan elektrik enerjisi” bağlamında bu kadar basit mi? Hayır! Çünkü artık bu ülkede “kurumların” sahip oldukları yasalarında değişiklik yapmak deveye hendek atlatmaktan daha zordur!
En taze örneğini henüz taslak halinde olan “Kamu Görevlileri Değişiklik Yasasına” yönelik olumsuz tepkilerde gördük! Tek bir sendika bile “aman ne güzel değişiklik” demedi! Hemen karşı cephede yerini aldı ki “eğer yasalaşırsa memleketin gök kubbesini hükümetin başına külah diye geçirsinler!
ARTIK “kurumların” yapılarında öylesi bir statüko oluşturuldu ki “devlete” karşın devlet oyunu sürdürülüyor!
Nitekim bir süre önce büyük sorunlardan birisi olan “çarpık yapılaşmalarla” ilgili yeni “imar planları” yapmak zorunluluğu söz konusu olunca yine o isyankâr tepkilerle karşılaşıldıydı!
Dolayısıyla Bakan Özdil Nami’nin Akim’e, “yasanın 44 yerinde Bakanın da Kıb-Tek’e müdahale etme hakkı olduğunu” hatırlatması vız gelip tırıs gidebiliyor!
TABİ ki “devlet” diktatör bir baskıyla “ben yaparım olur” demeden önce kendisinin oluşturduğu Kurumları yine “kendi yasalarıyla” çalıştıracak da bakıyorum, “enerji sorununun” düğüm yeri, TC’den kaplo ile elektrik akımı taşınması tasavvuru oluyor!
Nitekim Nami, Güney’in interkonnekte elektrik akımı bağlantısını memnuniyetle karşıladığını söylerken, TC’den kablo ile gelecek akıma, tıpkı TC’den su akıtılması öncesindeki “pahalıya mal olacak” “tartışmaları vizyonundan bakıyor çekimserliğini ortaya koyuyor!
OYSA çok iyi biliniyor: Çözüm olsun olsun yada olmasın.. KKTC’de nüfus artmaya devam edecek, buna bağlı olarak enerji ihtiyacı da katlanacak.. (Nitekim TC’den su akıtılmasaydı sorununun cevabını iyi düşünmemiz gerekir!)
Nüfus artışının alt yapı eksikliğimizi nasıl gafil avladığı da ortada! Az biraz daha ağır sanayie geçilse, otellere oteller eklense, imar iskân artsa; değil gazla çalışacak jeneratörler, atom reaktörüyle çalışanları gözlenip çağrılacak! TABİ hatırlatayım: Eskiler “eşeğini sağlam kazığa bağla” derlerdi, kaçmasın! Yok Güneyle interkonnekte, yok gazla çalışan jeneratörler; (evet bunlar da olsun) ama TC’i boşlamamak gerekir, her “bağ” Kuzeydeki varlığımızın ve güvencemizin de teminatı olacaktır…
































