Dün, son zamanlarda önüne gelenin “kafası karışık” dediği Anastasiadis’in Filelefteros gazetesindeki röportajından “Desantralizasyon” önerisinin bir kısmını Köşeme taşıyarak yorumlamaya çalıştıydım..
“Devam edeceğim” falan dediydim ama kendi halkının bile ırgalamadığı görüşlerinin neden beni gailesi tutsundu!
Sonuçta kendi kafasına göre uydurduğu “gevşek federasyonu” bile iki halkı birbirine kelepçeyle bağlayıp anahtarını cebine atacağı bir hayali senaryodan öte değildi!
Sonuçta yine olmazsa olmaz dediği “tek devlet, tek kimlik, tek uluslar arası temsiliyet” üzerine çakılmış tek yollu bir yaftaydı!
Ne var ki bunu da getirip Crans Montana’daki son gün bozgununa fakat bu kez Gutteres’in yol haritası olarak lanse edilmeye çalışılan 6 maddelik “müzakere” önerisine bağladı!
Meğer o 4 Temmuz öncesinde Türkiye “garantilerden vazgeçmeyeceğini” söylemiş, konferans tıkanmış falan..
Zaten Anastasaidis de diyor ki 4 Temmuz belgesi tarih oldu! Böyle bir belge kalmadı.. Fakat 4 Temmuz tarihinin hemen ertesi gün Guterres’e önerilerimi sundum” diyen de yine kendisi! …
TIKANMANIN nedeni: Zaten Crans Montana Konferansı sürecinde öğrendikti. Anastasiadis’in bir kez daha yinelediği “tek devlet, tek kimlik ve tek uluslar arası temsiliyet” önerisi yanı sıra, “Türkiye’nin garantörlüğünün de kaldırılması” koşulu vardı..
Anastasiadis bu önerilerine “üç tek” diyor. Kabulü halinde de “desantralizasyon” konuşabilirmiş!
Çavuşoğlu ise o son gün Montanada grantörlük konusunda “yumuşatılabilir” dediydi ama adadan çekip giderim demediydi!
PEKİ doğru olan ne? Aslında Anastasiadis’in açıkladıkları “hadi gelin desantralizasyonu da deneyelim” demekten öte, “desantralizasyonun” Türk toplumunun azınlık oluşundan kaynaklı kuşkularını giderecek mahiyette olmasına yönelik düşünceler..
Buna da çok ihtiyacı var çünkü “tek devlet, tek Kıbrıs kimliği, tek uluslararası temsiliyet” gibi iki halkı birbirine bağlayacak bir çözüm yapılaşmasından söz ediyor..
Çok kısaca “Kıbrıslıların sahibi olacağı bir ada ve bu sahipliği paylaşacakları bir çözüm…
Ki 1960’da denendi, başarılamadıydı!
Şu halde henüz çözüm için ortada ne bir “doğru” vardır ki “federasyondur” densin; ne de bir başka çözüm alternatifi vardır ki “desantralizasyondur” densin..
Kısaca bir süre daha bu minval gideceğiz zaten 2020 yılının Nisan ayında bizde Cumhurbaşkanlığı seçimleri var. Büyük olasılıkla o güne kadar müzakereler rölantiye alınacak gibi..
**********
KİM ÜSTESİNDEN GELECEK BİLEMİYORUZ!
KIB-TEK tartışması sürüyor. Sürsün çok iyi oluyor!
Kurumlarımızın ne menem “kuruluşlar” olduklarını, nasıl başıboş bırakıldıklarını, bu nedenle sorunlar külliyesi haline geldiklerini öğreniyoruz!
Öğreniyoruz ki KKTC’deki kurumların yarattığı sorunlardan dolayı devletin kendine “devletim” diyecek yüzü kalmadı!
Kıb-Tek bunlardan biri işte! Ki bizzat kendisi “iyileştirilmesini, yeni üretim ünitelerine ihtiyaç duyulduğunu seslendirilmekte.”
Artık TC’den gelmesi kaçınılmaz olan kablo ile elektrik akımının pahalıya patlayacağı hükmüne varıp gelmesin demekte!
“Kısaca “biz isteriz siz yapacaksınız” demekte ama bunları kimin nasıl yapacağına zerre kadar aldırmamakta!
ÖTE yandan ayni El-Sen, “bizim duruşumuz nettir” diyor!”
(Bu netliğin içine 48 saatlik grev ertelemesini de koymuşken neyse ki Başbakanın tatlı diline hürmeten vazgeçti de karanlıkta kalmaktan kurtulduyduk!)
TABİ anlamak mümkün değil ama. Bir Kurum bir ayak üstüne devlete neler yapması gerektiğini emrederken daha ne kadar ve nasıl “özerk olabilir?”
Ve bu namütenahi özerkliğe karşın nasıl olur da onca akla ve öneriler zenginliğine karşın mesela “sırmadan prize kadar” devlet alsın devlet yapsın der!
YAPISAL kusur işte! Hangi koalisyon hükümeti KKTC’nin 40 yıldır biriktikçe sorunları da biriken bu nedenle islahı ile itlafı gitgide daha çok zorlaşan bu “kurumların” nasıl üstesinden gelecek bilemiyoruz!
**********
KISACA TAKILDIĞIM: (YAĞAN YAĞMURLAR DERS OLMALI!)
Şükürler olsun bu yıl bizi korkutmuş da olsa bereketli yağmurlar yağdı.
Yıllar sonra ilk kez göletlerimiz doldu.
Tarihinde yağmuru çok az gören kurak çorak Mesarya ovası, suya doydu. Eğer hasatta bir son dakika kazası yaşanmazsa köylü çiftçinin yüzü bu yıl çok gülecek..
Kısaca ilk kez “yağmurun bereketini yaşadık.
Fakat ayni zamanda, “Böylesi yoğunluğunca yağdı mıydı nelere kadir olduğunu da öğrendik!” Öğrendik ki “yağmur için bile devletin tedbir alması gerekir!
Almazsa suları yataklarında akamaz felaket haline gelir! Yolları tarumar eder, tehlikeli sellere dönüşür! Yıkar da taşar da canlar da alır!
Nitekim bu yıl bunları yaşadık. “Böylesi yağmurlara hazır olmadığımızı gördük! (Neyse ki Allah korusun, yağan yağmurlara nazire diyorum mesela “debrem” olmadı!
Maazallah olsaydı acaba diyorum, yağmurlar sonrasında yaşadığımız felaketleri mi yaşayacaktık? O uğruna “emirnameler planlar” yapılan “imar iskân yapılanmalar” başımıza çökecekti? Allah muhafaza!
…Zaten tutan tarafımız yok ama artık KKTC’nin alt yapısını sil baştan yeniden “restore” etmek zorundayız.
Bir mevsimlik şiddetli yağmur sonrası yolların delik deşik olması, köprülerin yıkılması, felaketlerin yaşanması nedeniyle “ne kadar baştan savmacı işlerin” devletiyle belediyeleri olduğumuzu gördük!
Her ne kadar Kuzey coğrafyamıza “vatan” demeye utanıyorsak da bari o “denetim, tedbir” mekanizmasını; insanların sağlık afiyeti için altyapılarımızda gösterelim…
































