Asgari ücretin iki katını geçmeyen ücret alan, KKTC vatandaşı, sendikalı özel sektör çalışanlarının Sosyal Sigorta ve İhtiyat Sandığı primlerini iki yıllığına devlet yatırmaya karar vermiş.
Devlet bu kaynağı nereden bulmuş o ayrı bir mesele. Meğer İstihdam Destek Fonu’nda epey para birikmiş, tam 170 milyon lira. Her ay da 7-7,5 milyon liralık bir geliri varmış. Neden bu fon daha önce bu şekilde kullanılmamış, bir muamma.
İkincisi, acaba çalışanın kendinden kesilen primi mi yatıracak devlet?
Eğer söz konusu, işverenin yapacağı yatırımsa, teşvik işverene demektir.
Daha önce de aynı şekilde KKTC’li çalışana bin liralık bir katkı verildiği söylendi.
Çalışan o katkıyı hiçbir zaman almadı. Maaşlarına asla yansımadı.
Nereye gitti, işveren kendi maliyetinden düştü, orada kaldı.
Devlet şimdi de, yatırımları kendisi yaparak, üstünden de çalışanın hesabına belli bir miktar katkı vererek, onları hem maddi yönden desteklemek, hem de örgütlenmelerini, toplu iş sözleşmesine kavuşmalarını sağlamak istiyor.
Ne güzel.
İyi niyetli yaklaşımlar bunlar…
Ancak, bu gibi projeler çalışma yaşamının “ahlaklı” olduğu ortamda sağlıklı işleyebilir.
Neden mi böyle düşünüyorum, çok açık.
Bir püf noktası var.
O da şu, bu projenin gerçekleşmesi yine işverenin keyfine kalıyor.
Şimdi oturup avantaj-dezavantaj muhasebesi yapacak.
“Ben bunlarla toplu sözleşme imzalarsam, başıma bela olacaklar. İzindi, yatırımdı, ücret artışıydı, bir sürü taleple gelecekler, sendikalaşacaklar, grev hakları olacak. Yapmaya mecbur kalacağım. Devletin vereceği bu katkı, bu derde girmeye değer mi? Onlar da devlet katkısını almayıversinler. Ben bu yükümlülüğün altına girmem”.
Öyle değil mi?
Şimdi mecbur etmiş olmuyorsunuz işvereni.
Keyfine kalmış.
Ben demiyorum Bakan diyor…
“Zorunlu değil, isteğe bağlıdır. Şartları yerine getiren yararlanabilecek”.
Eh, bu durumda işverenin hangisini seçeceği ortada.
Zaten istese, toplu sözleşmeyi çoktan imzalardı.
Var mı böyle bir zorunluluk?
Yasada var olsa da, pratikte yok.
Mecbur eden bir otorite de yok.
Niye yapsın ki…
Zaten Bakan Çeler de, şimdiden daha Tüzük çıkmadan işveren çevrelerinden baskılar gelmeye başladığını söylüyor.
Yapın bir yasa değişikliği, “şu kadarın üstünde işçi çalıştıran yerde toplu sözleşme, sendikalaşma zorunludur” deyin.
Yapabilir misiniz? Olması gereken bu, bu ülkede başka türlüsü mümkün değil.
Yüzlerce çalışanı olan işletmelerde bile toplu sözleşme yok.
Ben kötümserim kısacası. Dediğim gibi, bu ülkenin insanlarını, iş yaşamını bildiğim için kötümserim.
Keşke yanılsam.
Umarım bu Tüzük kısa sürede çıkar, sonuçlarını görürüz ve ben yanılırım…
YERİN KULAĞI VAR
DÖNMESİNE DÖNELİM DE:
“Kıbrıslılar Birliği” grubu, “Kıbrıs Cumhuriyeti’ne Dönme Vaktidir!” mesajını paylaşmışlar. İyi güzel, dönmesine dönelim de, Kıbrıs Cumhuriyeti’ni yıkanlar o günden bugüne değiştiler mi, bu cumhuriyette Kıbrıslı Türklerin statüsü, hakları ne olacak? Azınlık mı, yoksa ortak mı olacağız önce onu bir bilelim…
HELE BİR KARAR VERELİM:
Cumhurbaşkanı Akıncı ile farklı düşündüklerini söyleyen Dışişleri Bakanı Özersay, federasyon çalışmalarının artık tıkandığını ifade ederek, federasyon yerine işbirliğine dayalı ortaklık fikrinin denenmesini istedi. Federasyonla başladık, konfederasyonu savunduk. Baktık olmadı gevşek federasyon diye birşey atıldı ortaya. Şimdi ise “işbirliğine dayalı ortaklık” formülünü dillendiriyoruz. İnsanın kafası karışıyor resmen. Hala ne istediğimizi bilmiyoruz…
ABSÜRD HEDEFLER:
Aklı başında sandığım insanlardan da şu fikri duyduğumda şaşıyorum; “AB içinde iki devlet”. Politikamızı bu yönde değiştirelimmiş. Yani, gerçekçi olmayan bir hedef belirleyelim, bakalım nereye varır, öyle mi? Yahu kardeşim kim kabul eder ki bunu? AB’nin aklında olsaydı, Annan referandumundan sonra ışık yakardı. Yok böyle bir gerçeklik. Hayaller üstüne politika, kaybedilecek yeni 50 yıllar. Ama mesele o değil, federasyon fikrini ortadan kaldırmak.
DENKTAŞ’TAN BENTER’E TEPKİ:
Dome Otel konusunda hükümetle karşı karşıya gelen Vakıflar İdaresi Müdürü İbrahim Benter için Başbakan “Sevgili İbrahim Benter’i kırmak istemiyorum” derken, Maliye Bakanı Denktaş, Benter’in Dome Otel için teklif kabul etmesine , “Sen ihale mi açtın ki teklif kabul ediyorsun” diyerek tepki gösterdi…
YEŞİL ALAN YERİNE OTOPARK YAPTI:
İçişleri eski Bakanı Kutlu Evren’in Gaziveren’deki şehit arsalarından beş tanesini Afrodit sitesi sahibi bir İsrailliye tapuladığı iddia ediliyor. Söz konusu bu arsalar, “köylünün de faydalanacağı yeşil alan ve çocuk parkı yapılacak” gerekçesiyle verilmiş. Ama, sonradan yatırımcının kendi apartmanları için özel otopark yaptığı ve dönemin İçişleri Bakanı’nın “ticari” ilişkisi nedeniyle olayı örtbas ettiği de gelen iddialar arasında…
KAÇAKÇILIK HORTLAYACAK:
Kuzeyde son zamla birlikte kilosu 60-70 TL’ye çıkan kuzu eti, güney ile arasındaki fiyat farkını neredeyse ikiye katladı. Güneyde kilosu 45 TL civarında olan kuzu etinin kuzeyde yeniden zamlanması, kaçakçılığın önünü açacak. Euronun artmasıyla dengelenen fiyatlar son zamla birlikte yeniden cazibesini kaybetti.
ZİRVEDEKİLER
Eşref Çetinel: “Ne var ki gerçekler değişmiyor. Çünkü yağsa da felaketi yaşıyoruz, kuraklık olsa da zaten felaket! Nitekim 44 yıl sonra bile her tarafı denizlerle çevrilmiş bu adada yağmur nedeniyle oluşan taşkın suları, denize yada yeterli oranda oluşturulmuş göletlere akıtamıyor da içlerinde sürüklenip boğuluyorsak; ‘yok artık, bu kadar da olmaz’ demez misiniz!…Hadi doğaya teslim olmak Allah’ın takdiri ilahisidir! Peki Dome Otelinin kaderi de mi takdiri ilahidir?”…
DİPTEKİLER
Gölet İstemezlerdi: Bakan Şahali, batıda sel altında kalan bölgeleri, denize akan tonlarca suyu incelemiş, “Keşke 40 yıl önce önlem alsaydık” diyor. İşte Yeşilırmak, tüm çilek tarlaları sular altında. Aklıma 90’larda DP-CTP dönemindeki “Yeşilırmak Göleti Projesi” geliyor. Sonraları UBP’nin de “baraj” olarak yapmak istediği. Ve halkın direnişini hatırlıyorum. “Köyümüze baraj yapamazsınız. Bu dere senede 5 gün akmaz” tepkisini. Ve projenin geri çekilişini, otoritenin yenik düşmesini, bilimin değil, siyasetin galip gelmesini. İşte durum ortada. Her birkaç senede bir bölgeye sel geliyor…
































