Havadis Gazetesi | Kıbrıs Haber
Köşe Yazarları

PAZAR SOHBETİMDİR:(KARARSIZLIĞIMIZIN FATURASINI ÖDÜYORUZ!)

1974 Harekâtı hem siyasi hem de askeri yönden “kendine özgüydü.”                          Çünkü bir etnik halkın, “garantörü” olan ülke tarafından “ittifak anlaşmasına” uygunluğunca can  ve mal güvenliğinin koruma altına alınmasıydı.                                Yanı sıra, 1974’e kadar Türk ve Rumlar tüm adada yan yana  komşular olarak yaşarlarken; ilk kez  etnik Türk halkı,  kendi egemenlik ve özgürlüğünün  siyasi iradesinde Kuzey’de toplanıyor ve  “yeni yurdu” dediği coğrafyaya sahiplik koyuyordu..                                                                                *****

1974 Barış harekâtının ardından oluşan Kuzey Türk devleti ile  Güney Rum devleti “kendi kaderlerini tayin hakkında”  ayni zaman dilimi içinde “self determinasyon” haklarını da “ayrılıkla” kullanmış oldulardı..

Fakat 1974 sonrasında ne Rum ne Türk halkları “Barış Harekâtının” sonucunu bu “siyasi felsefe” ile değerlendirmedi!                 Kuzey Güney gerçeğini kabullenmedi!          Adada iki ayrı coğrafya iki ayrı devlet oluştuğuna inanmadı!

O zaman Barış Harekâtının “geçersiz” dolayısıyla  kadük olması gerekirdi değil mi?

Bu da olmadı! Olmadığı için de 44 yıldır bu adada “müzakereler yoluyla iki bölgeyi kapsamına alacak çözüm arayışları sırf iki bölgenin kalıcılığı ve  siyasi statü saptaması nedeniyle sonuç vermiyor!

*****

     BUNA karşılık Kuzey ile Güney gerçeğini sağlıklı ve doğru anlamak için  siyasi ve sosyoekonomik “farklılıklarını”  öncelikle  kabul etmek zorundayız..

  1. Rum tarafı hâlâ Kıbrıs’ın tanınmış egemen devletidir! Türk tarafı işgalci!
  2. Rum tarafı her türlü uluslararası ilişkileri anlaşmalar yoluyla sürdürürken, Türk tarafı  Türkiye ile yaptığı ikili anlaşmalara bile inanmamaktadır!
  3. Türk tarafı için Güney’e geri dönmek hayaldir! Rum tarafı için Kuzey’e dönmek ulusal amaçtır..
  4. Rum tarafı 1974’de Türkiye tarafından adada mağdur ve mazlum halk durumuna düşürüldüğünü her platformda asli propagandası  olarak sürdürürken, Türk tarafı bırakın 1974 harekâtının meşruiyetini, 1963 Rum saldırı ve kıyımları ile jenosit hareketlerini bile anlatmaya usanmaktadır!.. (Uzar gider)
  5. Sonuç ortadadır: Şöyle ki 1974 harekâtından sonra da hâlâ bu adada kendi Kuzey topraklarımızda özgür ve egemen bir toplum değiliz! Kendi bölgemizin sınırları içinde dönbaba olurken tutun  ki “açık hava hapishanesinin mahpuslarıyız!”

İnançsız, mefkuresiz, TC sayesinde   “ekmek elden su gölden  Cumhuriyetinin” de beslemeleriyiz!

En  kabadayısından   varlık rüştümüzün ispatı, “işte bugün sürdürüp götürdüğümüz hatalarımızın  aynalarda yansıyan  ifadesidir!.”

Zaman  zaman bu varlığa “mana” katmaya çalışırken de  mesela “bereket” olması gereken yağan yağmurları “felaket” haline getirmemizdir!”                                                                          *****

İNANÇSIZLIK: Yukarıda upuzun yazdığım, zaten yıllardır şu veya bu şekilde herkeslerin söyleye geldiğince bildiklerini sıralarken, bütün amacım şunu vurgulamak içindi:

     Elbette bir gün yağmur yağacak ve tabi ki seller insanların ölümlerine de neden olacak felâketler yaşanacaktı!

Tıpkı trafikte, çevrede, imar iskânda, kentleşmede, kıyıların yağmasında, ormanların ziyan edilmesinde… yaşandığı gibi!

Yoksa bu ülkeye hiç mi yağmur yağmadı? Hiç mi yollar kapanmadı? Hiç mi  dereler gelmedi.. Hatta bu nedenlerden dolayı hiç mi canlar telef olmadı?

*****

FAKAT bu son sel baskınları öyle kadersel olaylar değillerdir. KKTC’e inançsızlıkta geçen yılların, baştan savmacılık nedeniyle doğanın aldığı intikamıdır!

“Devletine  inanmayanlara, yıllar yılı bu vatanı horlayıp dışlayanlara verilen cezadır!

Kaç nesildir üzerinde dürüdüğü topraklarına ihanetinin karşılığında  verdiği diyetidir!

“Vatan” diyemediği topraklarının gazabadır!..