Şaşırmamın iki nedeni vardı;
Bunu söyleyen, ömrünün son demlerini yaşayan, emekliye çıkmasına rağmen sırtındaki cübbeyi çıkarmayan ve el yapımı sallanan yatak sandalyesinin hemen üzerindeki Yunan ve Bizans bayrakları altında her öğlen uykuya daldığını az önce övünçle anlatan yaşlı papazın olmasıydı.
İkincisi, Cikko Manastırı’nın Kıbrıslı Türk Müslümanlar için cami yaptığını ilk kez işitiyordum.
Birkaç yazıda benzer iddialar okumuştum ama güvenilir kaynaklara dayanmıyordu.
Çok yakın tarihin bile kolayca deforme edilip, propaganda malzemesine çevrildiği bu coğrafyada insan ister istemez “çok duy ama az inan” modunda yaşamak zorunda kalıyor.
Hayretimi gören papaz tane tane ve ikna edici bir ses tonuyla, Dillirga köylerinden Müslüman bir heyetin Cikko Manastırı Başkeşişini sık sık ziyaret ettiklerini, çeşitli yardımlar aldıklarını ve hatta bir defasında yıkılmak üzere olan köy camisi için para kopardıklarını anlattı.
Hristiyanlar ile Müslümanların veya Türkler ile Rumların bu adada barış içinde, kardeşçe ve yardımlaşarak yaşayabileceklerine olan inancım nedeniyle yaşlı papazın anlattıklarını heyecanla karşıladım.
Fakat acele etmişim.
Çünkü yaşlı papaz aslında benim düşünce yapımda değildi.
“Be çocuk, sizin anlamadığınız bir şey vardır. Haç ile Hilal’in kavgası bin yıllıktır. Biz Yüce İsa adına bağışlayıcı-yardım edici olabiliriz ama siz barbarsınız…”
***
Sevgili Naci ustanın “Kıbrıs’ın en iyi fırın kebabı Baf’tadır. Mutlaka oraya git” dediği yerdeydim.
Adı Despina olan çelimsiz, siyahlar giymiş orta yaşlı bir kadın, ikide bir çekiştirerek bacağından düşen çoraplarını umarsızca fırın kebabı servisi yapacaktı bize.
İri kıyım salat ve iki parmak kaymağı olan bir yoğurt.
Yenidünya, kayısı ve elma ağaçlarıyla çevrelenmiş, izbe bir restorandaydık.
Ön taraf kahvehane olarak kullanılıyordu. Çam ağaçlarıyla bezenmiş derin bir vadiye bakan arka balkondaydık.
Despina; “Diyarizo deresi aşağıdadır” diyecekti.
Ve böylece kendi ölçülerinde turist enformasyon görevi de yapacaktı.
***
Diyarizo deresine gitmedik.
Önümüzde uzun bir yol vardı ve gün batmadan Omodos köyünü görmek istiyorduk.
Öyle de yaptık.
Güzelce döşenmiş taş yolları ve her haliyle bizi cezbeden taş evlerden oluşan irice bir kasaba.
Yaşlı papazın “haçının” ne demek olduğunu burada daha iyi anlayacaktık.
Her yer haç, Yunan ve Bizans bayraklarıyla doluydu.
Tek hakim binası kiliseydi.
EOKA’cıların müzesi de Omodos’a mührünü vuruyordu adeta.
***
Yol boyu yaşlı papazın söylediği “haç ile hilalin bin yıllık kavgasını” düşündüm.
Bölgenin mutlak hakimi Cikko manastırı fakir ve muhtaç azınlık Müslümanlara lütfedip yardım ediyordu.
Hatta camilerini tamir etmeleri için para veriyordu.
Fakat 1878’den önce kuşkusuz durum böyle değildi.
Cikko manastırındaki keşişler dahil olmak üzere tümü Osmanlı’nın azınlığıydı.
Buraların hakimi Müslümanlardı.
Ve belki de Osmanlı azınlık Hristiyan tabası için kiliseler yapardı.
Ve devran böyle dönerdi.
***
Bu yaşadığımdan nasıl bir sonuç çıkardım bilir misiniz?
Hilal ve haç başımızda asılı duruyor hala…
































