Havadis Gazetesi | Kıbrıs Haber
Köşe Yazarları

Templos’a dikilen heykel ve Latinlerin mirası

Medyadan izlediğim kadarıyla, Ekim ayının ilk haftasında Templos veya Temroz/Zeytinlik köyünde zeytin festivali varmış. Bu vesileyle köye bir de şövalye heykeli dikilmiş.

Köyün kurucuları oldukları varsayılan Templar şövalyelerine sembolik bir vefa borcu. Sosyal medyadan izlediğime göre, haykel, bazı kesimlerde rahatsızlık yaratmış.

Rahatsızlık yaratmış olması şaşırtıcı olmasa gerek. Ne de olmasa bu şövalyeler, Kudüs’ü geri almaya çalışan Selahattin Eyyubi’ye karşı savaşmış insanlardı. Ne var ki aradan 850 yıl geçmiş. Fransız kralı Filip’in zenginliklerine el koysun diye eline geçirdiği Templar şövalyelerinin ruhlarını kurtarmak amacıyla bedenlerini yaktığı ve köklerine kibrit suyu döktüğü günlerden 700 kocaman yıl geçmiştir.

Selahattin Eyyubi paylaşılamayan tarihi şahsiyetlerden biridir. 10 sene Kadar önce Ürdün’e geziye gitmiştik. Baktım, her tarafta onun adı var. Gören de Selahattin Eyyubi’yi o toprakların çocuğu sanacak. İlgisi yok, Selahattin Eyyubi’nin hayatı Şam ile Kahire arasında geçmişti.

Şam’a gitmedim ama durumun orada da aynı olduğunu tahmin ediyorum. Üstelik Selahattin Eyyubi’nin türbesi de oradadır. Zaten Araplara göre, Selahattin Eyyubi, Arap asıllı bir kahramandır. Bunu sakın yüksek sesle söylemeyin çünkü bizim tarihçilerimize göre, o bir Türk’tür.

Aslına bakılacak olursa Selahattin Eyyubi ne Arap, ne de Türk’tür. O bir Kürt’tür. Tıpkı, Mağusa kuşatmasında çark tarafından kopartılan başını koltuğunun altına alarak üç gün boyunca savaşan bizim Canbulat gibi.

Esas konumuza dönecek olursak, Templarlar Kudüs’teki Süleyman mabedinde üslenmiş bir Katolik askeri birlikti. Kudüs’e hacı olmaya giden Hristiyanların koruyucu melekleriydiler. Daha sonra askerlik yanısıra tefecilik de yapmaya başladıkları için bayağı zengin olmuşlardı.

Doğru dürüst İngilizce bilmeyen ve İngiltere’de pek az zaman geçiren İngiltere kralı Arslan Yürekli Richard’dan Kıbrıs’ı 100 bin altına satın aldılar. Ancak adayı sadece bir yıl yönetebildiler. Ortodoks olan yerli halkla başa çıkamayacaklarını anlayınca adayı Richard’a iade ettiler.

Daha sonra Kıbrıs, Fransız olan Lüzinyanlara verildi. Orta Doğu ile ticaret yapan Venedikliler ve Cenevizliler Mağusa’yı üs olarak kullandılar. Osmanlılardan önce Venedikliler 80 yıl kadar Kıbrıs’a hakim oldular.

Bu Katolik Batılılardan adamızda kalanlara Latinler diyoruz. Sayıları giderek azalmaktadır ve birçoğu Rumlara asimile oluyor, Maronitler gibi.

Latinlerin Kıbrıs kültürüne azımsanmayacak etkileri olmuştur ve bu etkilerin izleri hala hayatiyetini sürdürmektedir. Gündelik hayatımızda kullandığımız ve Rumca olduğunu sandığımız bazı kelimelerin ve yer isimlerinin kökeni, Latin dediğimiz insanlardan bize kalmış bir mirastır.

Yer adlarından başlayalım: Bufavento, Gata (Kedi) Burnu ki onu “Doğan Burnu” olarak Türkçeleştirdik, Greko (Grek) Burnu, Fontana Amorosa (Aşk Çeşmesi veya Afrodit Çeşmesi), Peyia (Peye), Korno ve Papadopulosların konağının bulunduğu Strakka isimleri bize İtalyanlardan kalan mirastır.

Açelya, Angastina (Aslanköy), Aplanda, Bellabayıs (Beylerbeyi), İnia (İniya), Kazafani (Kazafana/Ozanköy), Kondeya (Türkmenköy), Lemba, Masari (Şahinler), Sandallari (Sandallar), Skala (İskele) isimleri bize Fransızlardan kalmış mirastır.

Katolik manastırlarının bağlı olduğu tarikatlarından arda kalan isimler: Arodez (Güney’deki Kalkanlı), Frenaros (Frenaro), Karmi (Karaman), Temblos (Templos veya Temroz/Zeytinlik).

Bir de o dönemin soylularının soyadlarını taşıyan yer isimlerimiz var: Angolemi (Angolem/Taşpınar), Ağlanca (Eğlence), Alaminos (Alaminyo), Anavargos (Baf’ın bir mahallesinin adı), Kiados/Caos (Çatoz/Serdarlı), Fikardu, Kaputi (Kuzey’deki Kalkanlı), Kondemenos (Kördemen/Kılıçaslan), Kyvides (Kividez), Lazanias (Lazanya), Livera (Sadrazamköy), Lurucina (Akıncılar), Mammari (Mamari), Mari (Tatlısu), Meneu, Meniko, Omorfita (Küçük Kaymaklı), Tala (şarkıcı Cat Stevens’in babasının köyü olarak bilinir), Tersefanu, Vadili, Zakaki (köy, Limasol belediyesi sınırları içine alınmıştır).

Eskiden sıkça kullandığımız ama giderek daha seyrek kullandığımız bazı kelimeler de Rumlar aracılığıyla Latinlerden dilimize geçmiştir.

Latince’de “nal” anlamına gelen “caliga” kelimesi Türkçe’ye “kalliga” veya “galliga” (nalbant) olarak geşmiş. Dali’de derenin ötesinde bulunan Türk mahallesine nedense “Galligalar” denirdi.

“Cuspis” (çapa) kelimesi dilimize “kuspo” veya “gusbo” olarak geçmiş ve bir tarafı kazma gibi öteki tarafı ince burunlu olan aletin adı olarak kullanıldı.

Kıbrıs içkisi olarak bildiğimiz “zivaniya”nın adı da latinlerden kalmadır.

Fransa’nın güneyinde bir azınlık tarafından konuşulan Pevençal dilinden bile dilimize geçmiş ama artık pek kullanılmayan bir kelime var: Tsura (keçi). Bizler küçükken uzun kulaklı keçilere “karşı keçisi”, kısa kulaklılara da “yerli keçisi” veya kısaca “tsura” derdik. Larnaka’lı bir fahişe yüzünden birinci yeğenini bıçaklayarak öldüren ve kendisi de asılan Pileli katilin lâkabı Tsuro (teke) idi. Bir Rum halk şairi bu zamansız iki ölüm için bir ağıt yakmıştı.

(Meraklısına not: Bu konuya gelen hafta da devam edilecektir.)