Dünkü yazımda, “eğer masaya tanınmış devlet olarak oturmazsak sittin sene daha çözüme ulaşamayacağımıza” mim koymuştum. “O kadar kolay olsaydı gerçekleştirmez miydik” denebilir..
OYSA, eğer biz 1963’ü Kıbrıs’ta iki halkın birbirlerinden ayrılıp kendi “yönetimlerini” oluşturmalarını başlangıç noktası olarak alabiliyorsak; demek ki 55 yıldır Rum yönetiminden kopmuşluğumuz sonucunda kendi devletimizi kurmuş bir toplumuz..
FAKAT şu siyasi garabete bakın ki masaya otururken: Bir: Adanın Kuzey’ini Türkiye ile birlikte işgal etmiş!…
İki: Rum toplumunu Kuzey’den Güney’e göç etmeye zorlamış!..
Üç: Rum’un Kuzey’deki mülkünü gasp etmiş, yağmalamış, kanunsuz şekilde siyasi ve ekonomik tasarruflarda bulunmuş!.
Dört: Türkiye’nin 1960 KC’i anlaşmalarına karşın hâlâ kuzey’i işgali altında tutan…
Beş: Masada Rum tarafına BM’lere hesap vermesi gereken…
Altı: Rum’un “gasp edildi” denilen işgal altındaki mülkünü iade etmek zorunluluğunda adeta bu suçlamaların zincirlerine vurulmuş esir durumuna düşürüldük!.
YANI sıra bir federal sistemle “çoğunluk azınlık” esasında Kıbrıs Cumhuriyetine dönmek ve TC’nin garantörlüğünü kaldırmak da istenmektedir bizden!
Rum’un yeniden Kuzey’e dönmesine cevaz vermek de boynumuza borç tasması olarak asılmış!
Yetmemiş, belirli sayıda TC’lerin geri gitmeleri istenmiş ve tüm bunlar “esas Kıbrıs sorunuyla” uzaktan yakından tırnak kadar ilgisi olmayan, yalan, iftira, alavere, dalavere, desise üzerine kurulmuş bir senaryo haline getirilmiş! İşte biz bu berbat senaryonun talihsiz oyuncusuyuz!!
Tabi sorunun 1974 sonrasını baz alarak masada tartışılmasına itiraz etmemekle, bu fırsatı veren yine biz olduk!
Kaldı ki Rahmetlik Denktaş’tan öte hiçbir “müzakerecimiz” o masaya yumruğunu vurarak haykıramadı!
“EY Hristofyas, ey Anastasiadis, ey kilise, 15 Temmuz 1974’de eğer Kıbrıs’ı Yunanistan’a ilhak etmek için Makarios’a karşı faşist darbe girişiminde bulunmamış olsaydınız, Tüm adayı işgale kalkmasaydınız, bugün bu masada “iki bölgeli bir federal sistemi” değil, Kıbrıs’ta Türk Rum federasyonunu, nasıl iş ve güç birliği yapacağımızı konuşur olurduk.. Oysa siz 1958’lerden beridir Türk halkını kıyarken, göçe zorlar, Türk olduğu için insanları kör kuyulara atarken; bu adada insanca barışı da çözümü de çoktan dinamitlediniz! Size neden güvenelim? İşte devletimiz işte devletiniz.. Bizi devlet olarak tanıyın anlaşalım…” Demedik, diyemedik!..
Neyse, yarın da “Politis gazetesinin itiraflarına bakarız…” **********
UMUTSUZLUĞA METHİYE!
Erhürman’lı koalisyon hükümetinin CTP kanadı hüsranı.. DP kanadı “bu işler hep böyledir” dediğinin ağabeyliğini.. HP’i şaşkınlığı.. TDP de manepleye bastırılmışlığının pişmanlığını oynuyor!
“İkili” olanlarının bile yürütmekte güçlük çektiği koalisyonlarda, dört parçalı yamalı bohça olmadan iktidar olmak çok zor!
KALDI ki şimdilerde yine anlaşılmıştır, Türkiye hapşırsa KKTC nezle olur galiba bu defa felç olduk!
Doğruya doğru ama: “Bu döviz vurgunu ile hiçbir hükümet ayakta duramazdı, piyango Erhürman Hükümetine çıktı!
Ve “çok haklı olarak” Sn. Başbakan “silkinip kendimize gelmemiz zamanıdır” diyerek halka seferberlik çağrısında bulundu..
…DÜN de “insafı ve Allah’ı” düşünerek kendimi de “hükümetin yerine koyarak” acaba böylesi olağanüstü durumlarda ne yapılabilirdi diye düşündüm.. Gel de düşünme!
Mesela bankaya dolarla ödenen borcumuz tüm hesaplamalarımızda üç yılda sonlanacakken, döviz vurgunundan dolayı borcu TL’ye çevirmek zorunda bırakılmışlığımızdan, şimdi ancak altı yıl sonra ödeyebileceğiz! Yani altı yıl daha kamburumuzda borçla yaşayacağız!
BU nedenle “dövizle borçlananların hallerini anlıyorum, hükümeti de yanına koyuyorum!
Ancak dün de yazdımdı.. Mesela daha geçen günlerde önemli kurumlarımızdan olan Kıb-Tek’in kendi içinde oluşturduğu “parasal saltanatı” bircik bircik rakamlarıyla yayınlandıydı medyada!
O harcamaları gördükten sonra, “eğer şimdi gerekli olan santral alınmazsa elektrik riske girer” uyarısını yapan Kıb-Tek yetkililerine, “vah vah” diyemiyorum! Aksine azıcık tasarruf o santraların alımlarını kolaylaştırırdı diyorum!
YANİ bu toplumu döviz vurgunlarından çok önce “denetimsizlikler, popülist tutumlar, devlet malını domuz gibi yemeler vurduydu!
Üstelik devlete inançsızlıkta! O inançsızlık şimdilerde tavan yaptı bırakın uğruna seferberliliği, parmağını oynatacak kalmadı!
Vesselam umutsuzluğa methiye düzüyoruz başka çare bırakmadılar! **********
KISACA TAKILDIĞIM: (DİN İLE OYNAMA MERAKI!)
Sol’un tabiatıdır. Ne zaman “eğitimle ilgili görevlendirilse, önce “okullarda pek de gerekli değil” saplantısında “din”i dürtükler! Koalisyon ortağı TDP de bunu yaptı Din ve Ahlâk Bilgisini asli ders oluştan “seçmeli” duruma getirdi..
Eğitim yönünden bırakın uygulanmasının teknik zorluğunu ya da tercihlerin yaratacağı “tartışma ve ikilemleri…” Neden müfredatın asli dersi olmasın sorusuna verilecek cevaptır önemli olan..
Çünkü din ve Ahlâk sadece Allah, Kuran, ayetler, namaz öğretileri falan değildir.. Şöyle desek bir anlamı olur mu? “İnsanın real hayatı türlü çeşitli durumlarla izah edemeyeceği olaylarla sarmalanmıştır. “Manevi” dediğimizin dışındaki çıplak realite insanın huzurlu yaşamasına da yetmez, huzuru bulmasına da…
































