Havadis Gazetesi | Kıbrıs Haber
Köşe Yazarları

Rumun Kıbrıs Cumhuriyetinden kurtulamadık!

Dün Kıbrıs sorunuyla ilgili son gelişmeleri, bu kez BM’ler ekseni etrafında yorumlarken, “bir maraza çıkacaksa bu kez Doğu Akdeniz’de çıkacak” dedikti..

Nitekim Rum’un  münhasır ekonomik bölgelerindeki hidrokarbon yatakları gitgide baş ağrıtan sorun olmaya başladı!

OLAY biliniyor: Başından beridir Rum tarafı KKTC’i “yok sayarak” TC’nin bölgedeki haklarını görmezden gelerek Doğu Akdeniz’de sondajlar yapıyor.. İnadına ve TC’nin sabrını test edercesine Mısır, İsrail, Yunanistan hatta Fransa ile işbirliği yanı sıra  askeri Anlaşmalara gidiyor..

Ve sabrı taşan TC, sonunda “hidrokarbon yataklarının işletilmesi konusuna burnunu sokan ve açıktan Güney Rum Yönetimine destek atışı yapan bazı ülkelerin büyükelçilerine, “haddinizi aşmayın” uyarısını yapmak zorunda kalıyor!

KISACA Rum tarafı adanın tek sahibi gibi davranarak Doğu Akdeniz’de yaktığı ateşi söndürmek yerine sürekli harlayıp büyütüyor!

(Burada  bir nokta koyup çoktan kadük olması gerekirken aksine başlara bela olan “Kıbrıs Cumhuriyeti ucubesine” bir dönüş yapmak istiyorum..)                                                                                                                                                                                              ******                                                                                              İKİLİKLİ SİYASET:  Diyorum ki Rum tarafının kendini  KC’nin tek sahibi olarak görüp “tanınmışlığını” da   tepe tepe kullanması fırsatını biz verdik!

İsbatı mı? İşte son olay!  KKTC Doğu Akdeniz’deki hidrokarbon yatakları üzerindeki hak sahipliğini “Kıbrıs Cumhuriyetinin ortağı oluşuna dayandırmaktadır!”

Eee! Zaten Rum tarafı   KC’nin hem uluslar arası anlaşmalarla hem de tanınmış devletidir!

Bu nedenle diyor ki KKTC’e (dolayısıyla TC’ye)   “kaldırın Kuzey’deki işgali, dönün 1974 öncesine, girin Kıbrıs  Cumhuriyeti şemsiyesi altına, “federal birleşik Kıbrıs cumhuriyetini kuralım!”

Bizim bu teklife verdiğimiz cevap “tısss!” Fakat o Cumhuriyetin kimliğiyle pasaportunu kullanan da biz,  hava alanıyla  çarşı pazarlarından yararlanan da biz, doğrusu ya çözüm isteyen de biz!

Hatta  masaya oturuldu muydu 1960 KC’den kalma hakkımızda “TC’nin garantisi asla kaldırılamaz” diyen de biz!

YANİ 1974 barış harekâtı adada iki ayrı bölge yarattı ama “tanınmışlığıyla  iki ayrı devlet” oluşturamaya yetmedi!

Kaldı ki Guterres belgesindeki altı madde de Annan planında olduğu gibi “iki ayrı bağımsız ve egemen devlet” esasını değil; tek “federal birleşik Kıbrıs devleti” çözümünü öngörmekte!

(Rahmetlik Denktaş bu siyasi garabeti ortadan kaldırmak için ilan ettiydi KKTC’i. En azından kaçınılmazlığı kabul edilen müzakereler “iki ayrı devlet arasında olur umudunda!)

Olmadı! “Rum tarafı masaya yine tüm adanın devleti olarak, Türk tarafı ise yine azınlık toplumu olarak oturmakta!” Öyle de oldu mu “siyasi eşitliğe dayalı bir federal Cumhuriyeti değil, çoğunluk-azınlık esasında bir federalizm arayışı tartışılmakta!

BU siyasi paradokslardan kendimizi kurtarmaz, dış dünyada KKTC’i “devlet” olarak  tanıtma yollarını açmazsak daha çok uzun süre Rum’un sahibi olduğu KC ahkâmlarında sürükleneceğiz!                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                         **********

SARPA SARAN DÖRTLÜ KOALİSYONUN İŞLERİ!

Rahmetlik babam “hesabını bilmeyen öküz senede bir çift boynuzdan olur” derdi..

Ben de yıllar sonra “devlet miyiz” sorusuna cevap ararken ve başım ne zaman dara düşse yeniden eveleyip geveleyip söylediğimce, “basiret ile teenni” kelimelerini buldumdu..

Ki “basiret” çok kısaca “kalben gören, ileriyi gören” demekse, “teenni” de  “acele etmeden iyice düşünüp sonra karar vermektir…”

ASLINDA bu  iki kelimeye bile gerek yoktu! Öteden beri tartışıldığınca akıl ve mantık diyordu ki eğer “biri yer diğeri bakarsa kıyamet ondan kopar!”

NİTEKİM: Önce Özersay koydu şerhini, “biz dedi hayat pahalılığı artışını cebellu etmeyip ihtiyacı olan birliklere örgütlere  falan vereceğiz..”

Bunun üzerine “çelişkili kararlar nedeniyle sarpa saran  koalisyon ortaklarını toparlamak gereğini duyan ve zaman zaman   bu konuda “maestro” görevini üstlenen Maliye Bakanı Serdar Denktaş da “işte formül” diyerek “50 vekilin artışlarının en az maaşlı 1453 kişiye pay edileceğini duyurdu.”

NE var ki tüm  bu  gelişmeler,  “milletvekilleri şu kadar astronomik hayat pahalılığı artışı alacaklar” denilerek medyada çarşaf çarşaf yayımlanmadan önce “basiret ve teenniyle” düşünülüp “usulet ve suhuletle” karara bağlanacaktı ki  olay “gevezelik” değil, “devlet ciddiyetini” çaksındı!

HER neyse: Bunlar olurken akaryakıta bir zam daha geldi. Serdar Denktaş’ın yapacağı hiçbir şey yoktu, yapması gerekeni yaptı ve şöyle dedi:  “…Gelirlerimizde yüzde kırka yakın kayıpla dövizdeki farkı en en ucuz fiyatla vatandaşa yansıtmaya çalışıyoruz. Bunun üzerinden  politika yapmak, duyarsızlıktır sorumsuzluktur…”

Bazı rakamsal gerçekleri ve kıyaslamalı örnekleri de okuduktan sonra doğrusu utandım: “Döviz vurgununa bağlı  akaryakıt zammını artık  eleştirmeyeceğim…

FAKAT ve hâlâ yedi lira kilosu domates patates, altmış yetmiş lira kilosu et, şu kadar liraya süt ve mamüllerini… Baskın pahaya satın almak zorunda bırakılan bir KKTC yurttaşı olarak, böylesi bir   “düzenin hükümetini” didikleyip tiftiklemek tabi boynumun borcudur!