Türkiye’nin dış politikası her devrede, içteki politik çekişmelere harcattırıldı! Son örneğini “Suriye politikasında” gördük!
Nitekim TC’nin bu dış politika zafiyetini daha Barış Harekâtının ateşleri sönmeden yaşamaya başladıktı! Rahmetlik Ecevit’le koalisyon ortağı Refah Partili Erbakan, önce 1974 Barış Harekâtının zaferini paylaşamadılardı sonra da TC devletini!
O günleri hatırlayanlar HEM TC’de hem Kuzey Kıbrıs’ta nasıl keşmekeşler yaşandığını da hatırlayacaklardır! Çünkü ne Türkiye hazırdı Barış Harekâtına ne Kıbrıs Türk halkı! Dolayısıyla ne planı ne bir programı vardı! Kısaca Barış Harekâtı bir “zuhurattı!”
BUNLARI o günlerin olaylarından “gocunduğumuz” için yazmadık. Aksine 1871’den sonra “barış harekâtı sonucunda” adada ilk kez egemen devlet oluşumuzun sevincini hâlâ yaşıyoruz… Ve hâlâ diyoruz ki Türkiye’den sonra dünyadaki Türklük dünyası içinde Türkiye’ye en yakın tek egemen devlet KKTC’dir. Zaten bu nedenle değil midir ki KKTC’yi “federal sisteme” yedirmek istemiyoruz!.. Ve zaten Güney de “tüm nimetleriyle olanaklarını tepe tepe kullandığı egemen bir dünya devleti oluşundan dolayıdır değil midir ki adayı Kuzey’le paylaşacağı bir federasyona dönüştürmek istememektedir!
NE var ki ecelin ölüme faydası yoktur. Çatlasa da patlasa da Kuzey’de bir Türk devleti realitesini hem kabul edecek hem kaçınılmaz komşuluk zorunluğunda siyasi ve sosyoekonomik ilişkiler de kuracak!
Peki ama bu kadar “mühim” bir devletsek hâlâ neden bu Rum’dan “çözüm” için icazet almayı bekliyoruz!
TÜRKİYE’nin Kıbrıs politikası nedeniyle! Biliyorsunuz, mübarek ülkenin kavgalı olmadığı tek bir komşusu yok! AB ile ilişkileri alengirli! Amerika ile şaibeli! Rusya ile netameli! Suriye, Irak, İran ile mayfoşi! Yunanistan’ı hiç hatırlamak istemiyorum, ikide birde hem havada hem denizde hem sınırda koç güreşi yapıyorlar!
BÖYLESİ bir dünya politikası içinde “Kuzey”i hangi ülkeye nasıl tanıtacak ki? Oysa Amerika ne yaptı bir süre önce? Tel Aviv’deki elçisini Doğu Kudüs’e taşıyarak Yahudi’nin “başşehri” olması için resmen kapıyı açıverdi!
Bizim KKTC’nin Lefkoşa payitahtına bakıyorum “bir iki AB’li yardım heyetiyle ayak içinde dolaşan bir iki sivil misyon sahibinden başka biri yok! Mesela şimdilerde TC’deki seçimleri izliyoruz ya hep beraber: Adaylardan kaçı Kıbrıs politikasını dillendirdi, seslendirdi, politikasını anlattı?…
FAKAT sahi asıl ne söyleyecektim bu yazımda biliyor musunuz? “Keşke TC’nin bir vilayeti olsaydık! O zaman fasa fiso haline gelmiş asla uygulanmayan “protokoller reformlarla” uğraşmaz, TC’de bir vilayet hangi hizmeti alıyorsa aynini biz de alırdık!… Her ne kadar işte asıl o zaman toplum olarak “ekmek elden su gölden” Cumhuriyeti olacaktık ama olalımdı! En azından ehven’i şer olurdu!
**********
İŞÇİLERİN SENDİKALAŞMA ZORUNLUĞU
Bazen derler ya, “atın önüne et, itin önüne ot” konmaz diye! Biz koyarız!
Örneğin kamu görevinde çalışanlara sadece devlet güvencesiyle her ay tıkır tıkır maaşının bir tamam ödenmesi yetmez… Yağmur yağsa tatil, ulusal günler tatil, bayramlar tümden tatil zaten Cumartesi, Pazar da tatil hele yaz mevsimi geldi mi tatil üstüne tatil yapar. Maaş da çatır çatır çalışır…
Tutun ki KKTC bir memur cennetidir ama iki nedeni vardır:
Bir: Güçlü sendikalara sahiptir!
İki: Hükümet erkânı da aylıkçı memurdur! “Keser” ne kadar dönse önce kendinden yana keser!
Nitekim “yönetimler yahut “liderler dönemlerinde” TC’den pompalanan parasal yardımları pastaya benzetir en büyük dilimini “ekabir” dediğimiz “siyasiler” yerken, kalanı da Memuran takımı paylaşırdı!
Peki işçi? Köylü, çiftçi? Öyle Atatürk’ün dediği gibi milletin “efendisi” falan olmadıklarından tutun ki onlar da “Marks”ın emekçileriydiler! Onlar için böyle de olunca statütüleri, “açlık ve sefaletle” ifade edilirdi hayatları!
Çünkü KKTC’de hiçbir zaman “iççinin, köylünün, rençberin falan “sendikaları” olmadı! Bugün de yoktur!
Ve bilir misiniz olmadığı için ta Türkmenistan’dan gelen işçiler işverenin uydurduğu türlü çeşitli nedenlerden dolayı “ücretlerinden kesintiler” yapıldıktan sonra mesela ellerine tutuşturulan bin 200 TL falandır! Hem de sekiz saat aralıksız çalışarak! Hem de sadece haftada bir gün tatil yaparak! Yatıp kalktıkları yerleri görseniz insanlığınızdan utanırsınız!
Zeki Çeler’in kulağını çınlatayım. İnşaatların iskelelerinde Tarzan gibi koşturmakla “işçi sorunlarının bu ülkede çözülmediğini” her halde yüz günü aşmış Bakanlık süresinde görüp anlamıştır.
Bir başka örnek: “Özel sektörde çalışan işçiler bırakın asgari ücretin üstünde ücret almayı; asgari ücret bile almazlarken; bir yandan da işverenin türlü çeşitli bahanesiyle her ay ücretlerinden kesintiler yapılmaktadır! Taşeronlar sorunu da ayrı bir dava!
Ve bu insanların “şikâyet” hakları da yoktur çünkü şikâyet edecek “sendikaları” yoktur! Hiç sendikasız işçi mi olur? KKTC de olur!! Ki bu memlekette bir zamanlar Allah rahmet eylesin Necati Taşkın döneminde Türk İşçi Sendikası hükümetler devirecek kadar güçlüydü!
Kısaca “devlet kademelerindeki “kuvvetler ayrılığı” ne kadar önemliyse, kaçınılmazsa; İşçinin sendikalaşması da o kadar önemlidir! Ha denecek ki “mevcutları yetmedi şimdi de yeni sendika ağaları mı yaratacağız? Ne olacak yani! Kumarcılar, rantçılar, bet ofisler, gece kulüpleri, arazi spekülatörleri… Yaratırız da işçinin sendikasına “sendika ağası” mı çok gelir!
































