Yıllar geçerken hayatınızdan, bir ömür taşırken, hiç eksilmeyen “bazı” fısıltılar kalır kulağınızda…
Mesela o yirmili yaşlarda, “seni çok seviyorum” diyen sevgilinin sesi… Yahut kulağınıza fısıldanan aşk şiirleri… Belki hâlâ dudaklarınızdadır o şarkıların kulaklarınızdan hiç eksilmeyen nağmeleri… Ve dünyanın o en güzel sorusu: “Benimle evlenir misin?..” Doğan çocuğunuzun, annesinin kucağındayken işittiğiniz ilk ağlaması…
YAZIK: Kıbrıs Türk halkı yarım asrı aşkın süredir bu “güzelim” seslere hasret yaşamakta.. Ki kulaklarımda hâla çınlayan “ne olacak ya hocam bu durum” lafı? Ta 1963’lerden beridir hep benimle yaşadı, inşallah benimle göçmez gayrı! SİZ de mi uyumak için uzandığınızda yatağınıza, sanki hemen o an yapılması gereken ev ödevinizmiş gibi üşüşür mü tüm düşünceler kafanıza?
İşte akşamların öylesi “düşüncelerini” düşündüm de o “ses” hiç bitip yitmeden, hâlâ çınlamakta kulaklarımda: “Durumlar ne hocam? Ne olacak dersin?..”
SAHİ yeri geldi ben de size sorayım: Ne olacak yahu arkadaşlar, daha kaç yıl tanınmış devlet hasretinde” yaşayacağız? Daha kaç yıl “ne olacak hallerimiz” sorusuna veremediğimiz cevaplar çınlayacak kulaklarımızda! (BUNLARI yazmak gereğini duydum çünkü Kıbrıs Türk halkı devlet oluş iddiasına karşın “devletsizliğe” layık bir toplum değil.. Yarım asır sonra bile Şehit Ruso’nun kemikleri toplanmakta kanla canla sulanmış topraklarımızda…
HAYIR “hamaset” değildir yaptığım. Çünkü o iki kelime hâlâ ve her vesileyle sorulmakta: “Ne olacak hocam vaziyetlerimiz?” Herkeslerin birbirlerine, “merhabadan” önce sorduğu tek soru işte… ****
GENE ayni soruna dönüyorum. Kızım 1972 oğlum 1973 yılında doğduydu.. 1974 Barış Harekâtı sırasında yüzlerce Mağusalı’yla birlikte kadın çocuk Akkule Mazgalına sığındılardı.. Biri henüz anne sütü içen kucaktaki bebek, diğeri yürümeye bile daha yeni başlamış… Biri bir kucağındaydı karımın, diğeri öbür kucağında… İKİ barış harekâtı sırasında fırsat bulup sığınağa uğradığımda, nemli toprak zemine serilmiş battaniyenin üzerindeydiler… Etraf kadın çocuk yüzlerce insanla doluydu… Bebeler ağlıyor, kadınlar onları susturmaya çalışıyordu… Yaşlı erkekler, yiyecek adına ne kalmışsa evlerde mazgala taşıyorlardı. En büyük sorun bebelerin mamalarıyla temizlikleriydi… Tuvalet yoktu, su yoktu, elektrik yoktu… İhtiyaçlar gencecik lise öğrencisi mücahitlerin hendeğe açılan mazgal ağızlarına gerdiği çarşafların ardında giderilirdi! (Eğer uzun sürseydi savaş salgın hastalıklar kaçınılmaz olacaktı diyorlardı o günlerin doktorları..)
BUNA karşın işte 1974’ün o sıcak günlerinde, ilk kez, “ne olacak durumumuz” sorusuna cevap verebildikti.. Artık bizim olan bir vatan, bizim olan bir devletimiz vardı…
Eee! Nedir şimdilerde şikâyetin demez misiniz? “Niye sahip çıkmıyorsunuz kardeşim? Niye “devletimiz” dışında “Rumla kuracak devlet arıyorsunuz?” Yetmedi mi bu halkın bir asırdır çektikleri? Şikâyetim budur işte! **********
BİR EĞİTİM SORUNUMUZ VARDI, HATIRLADIK MI?
Verilen rakamlara göre “devlete” bağlı 113 İlkokulda 20 bin öğrencimiz var. 11 özel okulda ise 3549 öğrenci.
Devlete bağlı orta dereceli 44 okulda ise 20 bin 312 öğrenci var. Özel okullarda ise 3416 öğrenci. Toplamda yuvarladığım sayıyla KKTC’de 47 bin 277 öğrencimiz vardır ve bugün sömestir tatiline giriyorlar.
Bu öğrencilerimiz bizim “geleceğimiz.” Yanılmıyorsam nüfusumuza göre okullaşma oranımız iyi olmalı da okul ve öğretmenler sayımız yeterli mi? Olmadığını hemen ilgili sendikalar hemen her ders yılında, yeri göğü inleterek açıklıyorlar fakat başta ilgili Bakanlıklar olmak üzere kimselerin kulağını terletemiyorlar!
Yukarıda öğrenci sayılarımızla ilgili rakamlar, okullarda yarıyıl tatiline girilirken verildi. Geçmişte gazeteci “köşeciler” böylesi dönemlerde eğitim-öğretim sorunlarını gündemlerinden hiç düşürmezlerdi.. Hatta her zaman sağlık sorunlarıyla “yapışık ikizler” gibi yan yana konularak gündem haline getirilirlerken bile çoğu zaman eğitim ağır basardı..
Özel okulların devreye girmesi tutun ki eğitimde bir balans oluşturdu ama “devlet okulları” aleyhine “fırsat eşitliğini” ortadan kaldırıverdi.
Şöyle diyelim: “Eğitim” gibi önünde “milli” olan bir kurum güçlü ve büyük devletler bünyelerinde “özel okullarla” yarışacak kaliteye erişebilir ama bizim gibi yol yapacak parası olmayan devletlerde eğitimdeki “fırsat eşitliğini “imtiyazlı sınıflı” bir toplumsal “katman” haline getirir!
Gidin ilkokulların, ortaokulların idareci ve öğretmenleriyle konuşun. Size “nasıl kaliteli eğitim öğrenim vermeye çalıştıklarını” değil; “öğrencilerle velilerine, okumanın dolayısıyla okulun ve eğitim öğrenimin neden çok önemli olduğunu bile çoğu zaman anlatamadıklarının acılı itirafında konuşurlar!”
Her zaman yazarız ya. Hani Marx, “her şeyden önce eğitimcilerin eğitilmeye ihtiyacı vardır” der! Mesela öğrenci ana babalarının! Nasıl çocuk doğurup nasıl emzireceklerini iyi bilirler de yetişen çocuklarını nasıl eğitip, okula nasıl hazırlayacaklarını bilmezler!
Bu nedenle öteden beridir ısrarla üzerinde durduğum sorunu tekrarlıyorum: “Okul-Aile Birlikleri” çok önemlidir.. Aileler eğitilmeli, okula sadece velisi olduğu öğrencinin yaramazlıkları ile derslerine ilgisizlikleri nedeniyle değil; evde çocuklarını nasıl eğitecekleri ile onlara nasıl çalışma ortamları hazırlamaları gerektiğini de öğrenmek uygulayabilmek için gitmelidirler…
Dikkatinizi çekeyim: Yetişmekte olan çocuklarımıza gençlerimize bakın! Uyuşturucu kullanımına kadar uzanmış illegal olaylara, fevri davranışlarından insanların canını sıkıp yakan robbanlıklara, trafikteki tehlikeli davranışlarına kadar.. Kısaca artık nasıl bir nesil yetiştirmekte olduğumuzu sorgulamalıyız.. Bu bizim çözüm isteyen ulusal beka sorunumuzdur.. Çünkü gelecekler bu gençlerimizindir…
































