Havadis Gazetesi | Kıbrıs Haber
Köşe Yazarları

YASEMİNLER VE NERGİSLER

Herhangi bir turist Lefkoşa’yı gezerken,

Çok merak ediyorum,
Gördüğü yerleri not edecek kadar kayda değer buluyor mu?

Sarayönü’nden geçerken oranın bir meydan olduğunun hangi yabancı farkında?

Eskiden, sırf bu amaç için adaya gelenler vardı,
Ve elde ettikleri izlenim ve bilgileri kaleme alırlardı…

Artık yok.
Kıbrıs meselesi yazılıyor…

Günümüzde bu konuda kalem oynatanlar bile ülkenin bugünkü durumu ile ilgili değil, geçmiş dönemlerle ilgileniyorsa,
Nedir?

Rahmetli Rauf Denktaş anılarını topladığı bir kitabında çocukluk ve ilk gençlik dönemlerini anlatırken,
Lefkoşa’nın bazı özelliklerinden bahseder.
Babası Hakim Raif Beyin arkadaşları ile bugünkü UBP binasının altındaki kıraathanede,
Ya da Kanlı Mescit kahvehanesinde toplandıklarını söyleyerek şöyle der:
“Karotsaların rağbette olduğu yıllardı. Sarayönü denilen Atatürk meydanının çevresinde, bugün taksilerin bekleştiği şekilde, karotsalar bekleşirdi.
Surlar dışında Anemomilo (yel değirmeni) açık hava kahvehanesine bazen bisikletle, bazen yürüyerek, bazen de karotsa ile giderdik…”

Daha sonra karotsaların yerini motorlu araçlar almıştı.
Bu kez atlı arabaların yerinde onlar beklemekteydiler.
Kent, kendisine sosyal bir doku örerken,
Kendi yüzlerini de yetiştiriyordu…

Diyeceğim,
Kıbrıs eskiden Ayasofya Camisi,
St. Nikola Katedrali (Lala Mustafa Paşa Camisi),
Lüzinyan Sarayı ya da Vali konağı,
Afrodit’in bahçeleri,
Görkemli surları,
Ve diğer tarihi yapıları ile bilinirdi…

1700’lü yıllarda Kıbrıslıların Atatürk meydanına “Saray” ve dolayısıyla “Sarayönü” dedikleri, yazar Mariti tarafından da belirtilmektedir.

Altmışlı ve yetmişli yıllarda da kentlerimiz özelliklerini korumaktaydı.
O dönemlerde dizlikli ve çarşaflı insanlar tekmil yok olmaya yüz tutmuş,
Modern yaşamın hayat bulduğu daracık sokaklarda mini etekli kızlar,
Ve saçlarını enselerine doğru uzatan genç erkekler doluşturmaya başlamıştı.
Dünya değişirken,
Kıbrıs insanı da ahşap kapıların ardında,
Kerpiç duvarların arasında bundan nasibini alıyordu.
Sokaklar çoktandır gaz lambalarının güçsüz loş ışıkları ile değil,
Lambalarla aydınlatılıyor,
Yollarda karotsalar değil,
Motorlu araçlar geziniyordu…

Derken bugünlere geldik.
Başı dertten kalkmayan ada insanı,
Şimdi bırakın Sarayönü meydanının halini,
Bırakın eskiden gelip gidenlerin ada hakkında ne dediklerini,
Hâlâ gelecekte ne olacağının endişesi içerisinde.
Askerlerin fırtına gibi estiği günlerde milletin başına çorap örülmeye çalışılırdı.
Şimdi çorap yerine türban giydirme hesabı yapılıyor…

Gözleri çocuklarda…

Ama işin doğrusu,
O daracık sokaklar,
O kendine özgü meydanlar,
O köşeler o bucaklar,
O surlar,
O camiler,
O katedraller,
Sahibi yaseminler ve nergislerden başka kimseye yar olmadı…