Yeni ismiyle Türkiye’nin “Kıbrıs İşleri Koordinasyonu’ndan Sorumlu Başbakan Yardımcısı” Recep Akdağ, çok büyük devlet deneyimi olan bir Bakan…
Ağzından çıkanın nereye gittiğini bilecek tecrübesi var.
Öyle siyasete yeni girmiş, devlet işlerinden anlamayan, bir kaç aylık bakanlara benzemez.
Türkiye Bakanlar Kurulu’nda uzun yıllar yeraldığı için, KKTC ile ilgili gelişmeleri de bilir.
Malum zamanında öyle Bakanlar gördük ki, bir bayramdan diğerine görevden alındılar. Bazıları koalisyon hükümetlerinin bakanlarıydı ya da transfer milletvekilleriydi… Onların devlet tecrübeleri bile olmazdı, atar, tutar, gaflar yapar giderlerdi.
Hatta bir tanesi, ismi lazım değil, burada resmi ziyarette Devlet Bakanı olarak hüsnü kabul görürken, aniden görevden alınmış, giderken havaalanında yolcu eden olmamıştı…
Herkes de kürsülerde söylenenlerin pek de önemi olmadığını, bakanların arkasındaki teknik heyetlerin nasıl olsa işleri götüreceğini bilirdi…
Recep Akdağ onlardan değil…
Onun için söylediklerini ciddiye almak lazım.
Şu devasa hastane konusunu ortaya attığında, KKTC’deki sağlık sorununun kapasite eksikliğinden olduğunu mu düşünmüştür acaba?
Yoksa kendisine verilen bilgiler mi yanıltıcıdır?
200 bin metrekarelik hastane güzel olurdu ama eğer sistemimiz de olsaydı…
İçine koyacak doktorumuz, hastaya verecek ilacımız, öyle bir hastaneyi idame ettirecek yapımız olsaydı.
Hastane olayını niye örnek verdim… Çünkü çok iyi biliyorum ki, KKTC’nin ve halkının ihtiyaçları ve de sorunları Ankara’ya gerçek anlamda aktarılmıyor.
Bizim Sağlık Bakanı, “ben göreve geldim, durduk yerde her şeyi berbat ettim, iki satırlık yasa değiştirebilecekken, hekimleri birbirine düşman ettim, hastaları hekimsiz bıraktım, ülkeye zaman kaybettirdim, sağlığı kaosa çevirdim” demiş olabilir mi? Olmaz tabii…
Bu sadece bir örnek, tarımdan, eğitime, ekonomiden, kamuya, ulaşımdan, alt yapıya her konuda böyle…
Önemli bir şey daha var ki, o da doğru anlatılmıyor…. Halkın hassasiyetleri…
Şimdi Sayın Akdağ, büyük bir iyi niyetle, “KKTC’de yeni bir gelecek inşa etmenin artık zamanı gelmiştir” dedi.
Ona bunları söyleten herhalde, önce masalarına dosyalar halinde yığılan sorunlarımız; sonra da buradaki siyasetin sorun çözme yeteneği olmadığını görmeleridir…
Türkiye üstüne düşeni, fazlasıyla yapıyor. Ama KKTC’nin acil sorunlarının çözümü için ayrılan 540 milyon lira bekliyor. Çünkü biz proje üretemiyoruz. Ülkenin ihtiyaçlarını bile doğru dürüst ortaya koyamıyoruz.
Strateji geliştiremiyoruz; bırak vizyonu, önümüzü göremiyoruz.
Bu anlayışlarla doğru bir gelecek belirlenebilir mi sizce? Eğer geleceğimiz, KKTC’de şu anda iktidar gücünü elinde tutan zihniyetin elinde şekillenecekse, yandık…
Biz onların gündelik icraatlarından perişan vaziyetteyken, bir de gelecek için bağlayıcı işlere girdiklerini düşünün…
İhtiyacımız, KKTC’nin geleceğini şekillendirecek, siyaseti bunun için yapan, üreten, çağdaş yöntemlerle planlamayı, üretmeyi ve yönetmeyi bilen insanlardır.
Umarım biz o insanları kısa sürede bulur çıkarırız, yoksa bizi bekleyen dönüşüm, hiç de bizim beklediğimiz gibi olmayacak…
YERİN KULAĞI VAR
MEKİK DEĞİL, MEKTUP DİPLOMASİSİ:
Kıbrıs konusunda “mekik” diplomasisinin yerini “mektup” diplomasisi aldı son zamanlarda. Mektuplar havada uçuşuyor. Anastasiadis, BM Genel Sekreteri ve Akıncı. Son olarak Akıncı, AB Komisyonu Başkanı Juncker’e mektup göndererek, AB uyum çalışmalarının, Rum tarafının engellemelerine kurban edilmemesini istedi. Yıllardır yüz yüze başaramadığımızı belki mektup yoluyla başarırız, neden olmasın…
NE DEMELİYİZ:
Rum AP Milletvekili Neoklis Silikiotis, Türkiye’nin son yıllarda KKTC’deki nüfus yapısını değiştirdiği, yeni camiler inşa ettiğini ve Kıbrıslı Türklerin yok olma tehlikesiyle karşı karşıya bulunduğunu iddia ederek, AB’den bunun engellenmesi istedi. Şimdi çıkıp, “Kıbrıs Türkleri ve haklarını korumak sana mı kaldı” mı demeliyiz yoksa, nüfus aktarımı, kimlik karmaşası ve kültür değişimine karşı çıkıp, “biz varken böyle birşey olamaz” mı diyelim…Karar sizin…
GELECEĞE YATIRIM:
Türkiye Cumhuriyeti Başbakan Yardımcısı ve Kıbrıs İşleri Koordinasyon Sorumlusu Recep Akdağ, KKTC’ye yapacakları hastanenin kapalı alanının yaklaşık 200 bin metrekare olacağını ve adeta küçük bir kasaba gibi olacağını söyleyince, “300 bin nüfuslu ülkeye o kadar büyük hastahaneye ne gerek var” diye eleştiriler başladı bile. Kızmaya gerek yok, bu hastahane bizim için değil, artacak olan nüfusu işaret ediyor…
KISASA KISAS:
Bizim hükümet, Ortodoks inancına göre, İsim Günü olarak kabul edilen Eylül’ün 2’sinde Güzelyurt’ta yapılması planlanan ayine izin vermemiş. Niye vermediklerini sorgulamayacağım ancak, aynı tarihte Kıbrıslı Türkler de, Hala Sultan’ı ziyaret ederek ibadet edecekler. Şimdi Rumlar da bizimkilerin Hala Sultan ziyaretine izin vermezse ne olacak. Çıkıp birşey söyleyecek, eleştirecek yüzümüz mü olur…
SİDİK YARIŞI:
Ülkede okul yerine, artan cami sayısını eleştirenlere, Güneydeki kilise sayısı ile savunma yapanları anlamak mümkün değil. Hani Rumlarla cami ve kilise yarışına gireceğinize keşke, çağdaşlık ve medeniyet yarışını, hatta gelir dengesizliğini kıyaslayabilseydiniz. Fazla cami veya fazla kilise yaparak ileri giden bir ülke var mı bu dünyada…
TURİZMDEN NE ELDE EDİYORUZ:
Güney Kıbrıs’ta turizm geliri son 6 ayda, 1 milyar euro’ya ulaşmış. Korkunç bir rakam. Ancak bunun kadar önemli bir diğer konu, rakamın net olarak açıklanabilmesi. Malum bizde, konaklamaya bağlı olarak devletin turizmden elde ettiği direkt gelir, otelin beyanına kalmış durumda. Otellerin turizm anketlerine verdikleri rakamlarla, vergi için verdikleri rakamlar bile birbirini tutmuyor. DPÖ’nün son rakamları da 2015’e ait… Bilemiyoruz…
ZİRVEDEKİLER
Hasan Felek: İşçi ölümlerinde bugüne kadar hiçbir işverenin yargı önüne çıkmadığını dikkat çeken Dev-İş Başkanı Felek, “Bu kazaların nedenleri işveren tarafından kaynaklanıyorsa bu cinayettir. 20 m. yüksekte çalışan bir insanın düşme tehlikesine karşı önlem olması gerekmektedir. Bu kazaların ve cinayetlerin önlenmesi bu kadar mı zor. İş sağlığı ve güvenliğine duyarlı olarak bunların ortadan kaldırılması neden sağlanmıyor..?”.
DİPTEKİLER
Fakir Edebiyatı: Bir yanda battık, mahvolduk edebiyatı yapıp, ardından da ora senin, bura benim geziliyorsa, yollar lüks arabalardan geçilmiyorsa, bu işte bir iş var demektir. Ercan Havaalanı bayram süresince yaklaşık 400 seferle dünyanın dört bir yanına yolcu taşıyorsa, bu mahvolduk edebiyatının pek anlamı yoktur…
































