Geçtiğimiz günlerde, minibüslerin güzergahı olmayan bir yerde vasıta bekleyen genç bir aileye, gidecekleri yere götürmeyi teklif ettik.
Çok memnun oldular.
Yolda biraz konuştuk tabii… Çocuklarını özel derse yetiştirmek zorundaymışlar ama o taraflara gidecekleri bir araç yok.
Her neyse, iyi eğitimli, modern insanlardı. “Artık İstanbul’da yaşayamayacağımızı düşündük ve buraya yerleştik” dediler.
“Ama burada da işte böyle sorunlar var, çevre, taşımacılık v.s” diyecek olduk, “Olsun biz hepsine razıyız, seviyoruz bu ülkeyi” dediler.
Onlar öyle deseler de, dünya kadar para ödeyip, bu ülkeden mülk alanların bir süre sonra, bizim alıştığımız şartlara dayanamayacağını da çok iyi biliyoruz.
Bir bakışta Türkiye’den çok farklı, mahalle baskısından uzak, bir tatil yeri olarak cazip geliyor ama, yaşamaya başladıktan sonra oranın avantajlarıyla, buranın dezavantajlarını ister istemez karşılaştıracaklar.
O çok katlı apartmanlarda bir yönetimin olmaması, insanların apartman giderlerini karşılamaması, kentlerin, dağların, denizlerin pisliği, kanalizasyon sorunu, trafik keşmekeşi, toplu taşımacılık sorunu, Türkiye’nin en küçük illerinde bile halledilmiş olan Belediyecilik, kent tasarımları, kaldırımların bile olmayışı sorunlarını yaşayarak gördüklerinde, terketmeyi, satıp kaçmayı düşünmeleri kuvvetle muhtemel…
Ekonomiyi inşaata endeksleyenler, o inşaatlarda yaşayacak insanların zaten varolan kaosa kaos katacağını asla düşünmediler. Düşünmüyorlar da…
Belediyeler, suyun, arıtmanın, yolların ihtiyacın beşte birini karşılayacak kapasitede olduğunu söylemekteler. Düşünün bu binlerce inşaat bittiğinde neler olacak.
Şu anda Lefkoşa ve Girne’de günün belli saatlerinde trafik tamamen kilitlenip kalıyor. Arıtma suları zaman zaman denize akıtılıyor. Kanalizasyon olmayan bölgelerde kokudan geçilmiyor.
Vergiler mi artar, belediyelere yeni kaynak yaratma olanağı mı tanınır, her ne yapılacaksa, bir an önce yapılmalı ama maalesef en ufak bir plan proje duymadık görmedik.
“Devrim yaptık, kalkındık” falan diyenler, bu işlere kafa yormayı hiç düşünürler mi, merak ederim…
AYRICALIK İSTEMEK…
Bıldırcın üreticisinin önce ölü bıldırcınları, sonra da yumurtaları Kıb-Tek’in kapısına bırakma eylemi, toplum tarafından duygusallıkla karşılandı.
İlk tepki olarak hepimiz Kıb-Tek’e yüklendik.
Evet, doğrudur, bir üreticinin bu duruma düşmesi üzülecek bir durum.
Ancak olayı kendi özelinde değerlendirmek, hepimize yapılmış bir haksızlık değil midir?
Bir üreticinin, her ne üretirse üretsin, girdilerinin başında elektrik gelir.
Aile giderlerimiz için de öyle…
Ama hesabı kitabı ona göre yapmaz mıyız…
Tam 40 bin liralık borç birikmiş.
Ben evimde bir ay faturayı ödemesem, Kıb-Tek gözümün yaşına bakmaz. Bu da aynı durum.
Üstelik 48 aya bölmüşler, bu kez onu da mı ödeyememiş ve sonuçta bu eylemleri düzenlemiş.
Çaresizliğini anlıyorum ama, başka işletmelerin silinen borçları için kıyamet kopartan bizler, borcunun silinmesini mi beklemeliydik?
Bir ülkede adaleti yasalar, kurallar sağlar. Sivil itaatsizlikle adaletin bozulması, ipin ucunun iyice kaçmasına sebep olur ki, bu da bizi hepten bitirir…
YERİN KULAĞI VAR
DANANIN KUYRUĞU KOPAR MI?:
İki lider, Akıncı ve Anastasiadis, yarınki son buluşma ile müzakere sürecinin geleceğini belirleyecekler. İki lider, 2 yıldır sürdürdükleri sürecin son sözlerini yarın söyleyecekler. Ya tamam, ya devam diyecekler. Rumların niyeti bu işi uzatıp, Türk tarafının usanıp masayı terketmesini sağlamak. Sizin anlayacağınız dananın kuyruğu Çarşamba günü kopabilir…
KIBRIS’I BÖLEN, O OLACAK:
Anastasiadis, hızla çözümden uzaklaşması konusunda ağır eleştiriler alıyor. Gelen uyarıları dikkate alanlar, kesin bir ayrılığın kapıda olduğunu görüyorlar. Anastasiadis bunlara cevap vermiş ve “Vatanım bölünecekse, başkanlık koltuğunu ne yapayım” demiş. Ha şunu bileydiniz Sayın Başkan, olacağı o işte… Tarihe böyle geçeceksiniz…
TEHLİKELİ BİR ADIM:
Dün Meclis’te Türkiye KKTC arasında işgücü konularında yapılan protokolun görüşmesi vardı. CTP Genel Başkanı Tufan Erhürman, bu protokola göre, KKTC Çalışma Dairesi’ne başvurmadan, Türkiye’den işçi getirilebileceğini iddia ederek, düzeltilmesini istedi. İlgili Bakan Ersan Saner “öyle bir şey olmayacak” dedi, ama başka da bir şey söylemedi. Sonuçta aynen yasalaştı. Bu, basit bir iş değil. Göründüğünden tehlikeli bir adım. Bu ülkenin yasaları, kendi kurumlarını, kendi insanlarını, kendi sosyal, ekonomik yapısını korumaktan aciz hale gelirse, kötü şeyler olur. Kıbrıs Türk halkı ve de devleti devreden çıkar. Korkarım yapmaya çalıştıkları da bu…
HAYDİ O ZAMAN:
Yavuz Çıkarma Plajının tarihi sit alanı olarak ilan edilmesi önerisine Meclis’te temsil edilen tüm partiler destek verdi. Hükümet de sözkonusu kararı “durdurduklarını” açıklamıştı zaten. O zaman ilk iş olarak hükümet kiralama kararını ilk Bakanlar Kurulu toplantısında iptal etmeli, ardında da konu Mecliste görüşülerek gerekli adımlar atılmalı. Daha doğrusu bu konuda toplumsal baskı oluşturulmalı. Kendiliklerinden yapmayacakları açık…
ÇARE ÜRETİN:
Kuzey’deki et fiyatlarıyla ilgili herkes konuşuyor. Ama konuşması gerekenler, soruna çözüm üretmesi gerekenler susuyor. Aynı et, bir adım ötede, bizdeki onca teşviğe rağmen, yarı fiyatına satılabiliyorsa bu işte bir yanlışlık var demektir. Ona teşvik, buna teşvik ama genede eti Güneyin iki katına yememizin önüne geçilemiyor. Hayvan üreticisi kasabı, kasap üreticiyi suçlayarak bir yere varılamaz. Bu gidişle et satışlarının dibe vurması çok uzak bir ihtimal değil. Hele de “niye eti Güneyden aldın” diye kimseyi de suçlayamayız…
CEREMESİNİ BİZ ÖDÜYORUZ:
Çevre temizliği konusunda kentler arasında en kötüler durumundaki Lefkoşa’da, ne yazık ki en pahalı suyu içiyoruz. 6 tona kadar suya 4.90 TL öderken, kademe kademe artan su fiyatı, 14 tonun üzerine çıkıldığı anda aylık ton başı 7 TL’yi buluyor. Evet eskiye göre daha kaliteli su içiyoruz diye, enayi yerine koulmak da istemiyoruz. Belediyelerin partizanca yaptıkları istihdamların ceremesini vatandaş ödemek zorunda değildir…
ZİRVEDEKİLER
Cenk Uzunoğlu: “Anlaşmamaya anlaşmanın anlaşması, Kıbrıs sorununda elli yıl yalnızca içeriği müzakere etmekle geçmedi. İçerikle yol alınamadığında birbirinden farklı ihtilaf çözme yöntemleri de denendi. Görüşmelere ara vererek ‘erteleme’ defalarca denendi. Çözümsüzlüğün maliyetinin daha fazla olduğunu düşündürtmek için uygulandı. Taraflar tınmadı. Görüldü ki, mangal her akşam iki tarafta da ‘özgürce’ yanabildiği sürece kimsenin umurunda değil…”
DİPTEKİLER
Tarımda Büyük Oyunlar: Et üreticisi, ithalata izin çıkartmak için fiyatların suni bir şekilde yükseltiği iddiasında bulunuyor. Hatta, kendileri kooperatifleşerek, piyasaya doğrudan et vermeyi düşünüyor. Önemli bir iddia. Nasıl oluyor da, bir kaç adım ötede “Kıbrıs kuzusu” 5,99 euro’ya satılıyor da, bizim buralarda 45 lirayı buluyor? Girdiyse, onlarda bizden daha yüksek. Yemi, taşıması, işçiliği hepsi. Onca maliyete rağmen, yarı fiyatına. Sadece et değil, Türkiye’de taaa Mersin’de üretilen çilek, İstanbul’da 2 liraya satılırken, bizde bir saatlik yoldan gelen çilek, 8 lira. Bundan anlayacağımız tek gerçek var, yönetimlerin birinci önceliği halkın geçimi, refahı falan değil. Bir hal yasasını bile geçiremediler…
































