Kıbrıs sorununu kronikleştiren nedenlerden birisi “Enosis”se bir diğeri de adada “azınlık-çoğunluk” olarak yer alan Türk ve Rum halklarının bu konumları nedeniyle uzlaşmakta zorlanmalarıdır.
ENOSİS: Tarihi süreci iki asırlık da olsa, Rum halkının beyninin bir yerinde hâlâ yaşasa da hem modası geçti hem gerçekleşmesi olasılığı! Çünkü 1974’de Enosis’i gerçekleştirmek için Rum-Yunan güç birliği ile Makarios’a karşı yapılan darbeye Türkiye anında “Barış Harekâtı” ile karşılık vererek bu meğalo idea hayalini tarihe gömdü! Tutun ki Kıbrıs Türk halkının Türkiye’nin garantörlüğüne ne kadar çok ihtiyacı olduğunun da ispatıydı bu müdahale. Gerekleşmeseydi Yunan cuntasının çılgın Rum faşistleriyle birlikte Türk halkına adada nasıl bir muamelede bulunacaklarını bilmiyoruz ama büyük oranda ada egemenliğine sahip çıkacakları belki Yunanistan’a adayı hediye etmeye çalışacakları olasılık dışı değildi. Türkiye anında müdahalesiyle bu felâketi önledi. Fakat aradan 42 yıl geçtikten sonra bir kez daha gördük ki AB üyesi, tanınmış devlet oluşun üstünlük ve olanaklarına sahip Güney Rum Yönetiminin meclisi 2 kişilik bir faşist partinin önerisiyle kafalarla yüreklerden çoktan silindiğini sandığımız “Enosis idealini” yaşatmak için okullarındaki müfredatlarına öğreti olarak koyma kararı alıyorlar! Hem de çözüm için müzakereler devam ederken. Ağlar mısın güler misin? Müzakereleri berhava etmek için “ne yapılsın” diye günlerce kafa patlatılsa bundan daha mükemmel bir olay yaratılamazdı! Gelelim çoğunluk azınlık konusuna!
AZINLIK MIYIZ? İngiliz kolonisi olduğumuz dönemlerde de Rum ahali ile yan yana konduğumuzda “azınlıktaki bir cemaat” olarak nitelendirilmekten hiç kurtulamadık. Oysa yıllar yılı Türk Rum nüfuslarının 500 yüz bini bile bulmadığı gerçekte, “halk” kelimesi bile kullanılmaz, “toplum” ifadesi yer alırdı. Tutun ki 1974’de 180 bin kişiydik Rumlar da 300 bin falan..
Ne var ki “İstanbul’un bir sokağındaki apartmanlarına sığdırılabilecek kadar az olan bu Türk ve Rum nüfuslarına karşın, İngiliz adadan çekip giderken iki halka “Kıbrıs Cumhuriyeti” gibi dünyasallığıyla siyasi tanınmışlığı kendinden menkul bir “üniter devlet” bıraktı! Hem de Makarios’un eline! Ki Enosis yeminli, Türk düşmanlığı ile sicilli bir başpiskopostu! Ki nasılsa sahip olduğu bu siyasi güçle de 1963’de o 300 binlik Rum nüfusla egemenliği tümden ele geçirip adayı Yunanistan’a bağlamak yani Enosisi gerçekleştirmek sevdasına kapıldı, sonuçta bugünlere kadar gelen olayları yarattı! Tutun ki çılgınlık ancak bu kadar olurdu, beteri oldu! O yıllardan beridir de ne zaman nasıl biteceği belli olmayan bir müzakereler sürecinde çözüm arıyoruz!
BİR SABAH UYANDIKTA: (EĞİTİM İŞİNİ HALLETMEK GELDİ AKLA!)
Avcılar “pam” diye tüfek sesi işittiler mi “hah” derlermiş. Durun size bir av hikâyemi anlatayım!” Ve başlarlarmış aslanı kaplanı nasıl vurduklarını anlatmaya! Tabi o her avcının yaptığı gibi “at martini Debreli Hasan yerler gökler inlesin” kabilinden!
Hükümet’i alâmız yavaştan yavaştan benzer durumlara düşmeye başladı. Muhterem Bakanlarımız akşam yatıyor, sabah kalkıyorlar bülbül! Nerede, neden, nasıl akıllarına takıldığı belli olmayan bir cevalliyet içinde alacakları kararları, tasavvurlarını, gelecekleri anlatıyorlar ki avcıları aratmamacasına!
Mesela şu “seyrüsefer değişikliği tasarısı!” Uygulamaya geçilmesi için meclisten onay isteyecek de “yeni yasa” geçip yürürlüğe girerken “eskisinin” geride bıraktığı yığınla sorunlar ne olacak? Ödeyenlerle ödemeyenler sorunu gibi! Seyrüseferini sürekli çıkartanlarla yıllardır çıkarmayanların sorunları gibi! Yasa geçerse akaryakıta yansıyacağı söylenen yüzde 1’lerden 8’e kadarlık verginin daha şimdiden şüpheler kuşkular yaratması gibi!
KALDI Kİ: Bırakın bu hükümeti! Bir zamanlar Bafra tatil köyü de büyük bir olasılıkla akşam yatıp sabah kalkıldığında kararı verilen o muhteşem turizm hayaliyle başlandıydı işlere ama on iki yıldır hâlâ o geçmişten kalan sorunlarını da kamburunda taşıyarak yeni sorunlarla devam ediyor yoluna!
VE BELEDİYELER! Hemen hepsi de mayna etti! “Birleştirileceklerdi” falan dendi ama üç koalisyon hükümeti de peş peşine iktidara gelirlerken ellemeye cesaret edemediler. Şu anda pek çoğu bırakın yol kaldırım gibi alt yapı yatırımlarını yahut yolların ışıklandırılmasını veya trafiği düzenlemeyi; çalışanlarının maaşlarını verecek kadar bile mali güçleri kalmadı zaten hepsi de borç batağında!
FAKAT O DA NE? Bir sabah her sabah uyandığınca yine rutin işlerine başlayan Maliye ve ayni zamanda Başbakan yardımcısı Serdar Denktaş demez mi? “Okul yönetimleri, veli, öğretmen ve yerel yönetimlere devredilmelidir!” (Ki laf aramızda öyle bir değişim söz konusu olsa Önce Lala Mustafa Paşa İlahiyat Fakültesinin kapısına kilit vurulur çalışmalara sonra başlarlardı, nedense Sn. Bakanın güzünden kaçtı olay!)
Devredilme olayına gelince: Hangi yerel Yönetimlere? Kelin merhemi olsa başına sürer! Buna karşın doğruya doğru diyoruz. “Evet öyle olmalıdır!” Hatta ören yerleri bile! (Ki belediyelerin bayındırlıkla ilgili yapacağı bir iki iş varsa Eski Eserler ve Anıtlar Kurulu namlusu üzerlerine çevrilmiş tank gibi karşılarına dikilir!)
Buna karşın ekonominin dinamosu olacak Kooperatifçiliği bile yaygınlaştıramamış gerçeklerde batmış belediyelerin boynuna sorumluluğu ile yetkisi büyük olan “eğitim kurumlarını” bağlamak tabi ki ileride tüm değiştirilmiş yasalar gibi baş ağrıtmaktan başka bir işe yaramayacaktır… Yine de hayıflanıyorum. Keşke olabilseydi ama!
KISACA TAKILDIĞIM. (AMA ÇOK MUTLUYMUŞUZ ÇOK!)
Meğer çok ama çok mutluymuşuz! O kadar ki Güney’i bile mutlulukta geçmişiz! Düşünün 155 ülke arasında 61 sıradayız..
Zaten ben bunu gazetelerimizin orta sayfalarına bakarak yıllardır söylüyordum. İnsanlarımızın nasıl şen şakrak yiyip içip oynadıklarını, bir gecede 300 -400 bin lira alan şarkıcıları nasıl alkışladıklarını, kısaca mutluluktan nasıl uçtuklarını görüyor, biliyor ve bu nedenle ben de çok ama çok mutlu oluyordum. Demek ki toplum da benim gibi gördükçe o mutluluk resimleriyle haberlerini mutlu oluyorlarmış ki hepten mutlu toplum olduk vesselam!
































