Gözümüz gibi bakmamız gereken yükseköğretim konusu, bunca uzmana, bunca üniversiteye rağmen, yanlış yönetilmeye devam ediliyor…
Yeni Yasa önerisini, üniversitelerimizden, bu alanda uzun süre emek vermiş akademisyenlerle konuştuk. Ortaya, varolanı daha da kötüye götürebilecek tehlikeler içeren bir düzenleme yapıldığı sonucu çıktı… Kaliteyi yükseltmeyecek, özerklikten uzaklaştıracak, denetimi siyasallaştıracak bir düzenlemenin nereden çıktığı, üzerinde düşünülmesi gereken bir durum…
Akademisyenler sorunları şöyle toparladılar; “Üniversitelerdeki eğitimin kalitesi, yetersiz öğretim elemanı, KKTC uyruklu öğrencilerin kabülünde hiçbir kriter olmaması, YÖDAK’ın özerk olmayan yapısı, yetersiz kadrosu ve mali kaynağı olmayışı, siyasilerin yüksek öğretime müdahelesi, üniversite açma kriterlerinin olmayışı, yükseköğretim için bir stratejik plan veya politika geliştirilmemiş olması…
Bir yasa yapılırken sorunların çözümüne mi odaklanmak gerekir, yoksa yeni sorunlar yaratmak mı? Maalesef bu önerinin çözüm getirmesi bir yana, yeni zaafiyetler getireceği kaygısı hakim…
Yasa Önerisi; kaliteden, Avrupa’ya uyumdan, özerklikten bahsediyor. Avrupa Yükseköğretim Alanı kriterlerine süratle uyum sağlanacağı vurgulanıyor. Oysa önerilen değişikliklerle, AYÖA kriterlerine çok aykırı bir YÖDAK oluşturuluyor.
AYÖA Kalite Güvencesi Standard ve İlkeleri’ne göre YÖDAK’ın Yapısal Özerkliğinin yazılı belge ile (yasa, tüzük gibi) kanıtlanması gerekiyor. Bir de mevcuda ve gelen yasa önerisine baklıyorsunuz, siyasiler ve üniversite temsilcileri tarafından atanan ve görevden alınabilen bir YÖDAK’ın hükümet ve üniversitelerden bağımsız davranması mümkün müdür?
Görevden alma da öyle… Ne demek “cumhurbaşkanı Başkanın görevi başında kalmasında sakınca görmesi durumunda”… Böyle kriter mi olur..?
Yine üniversitelerin kendi aralarında kulis yaparak ve üniversitelerin içinden atanan ve daha sonra bu üniversitelere geri dönecek olan, büyük çoğunluğu sözleşmeli kişilerin, bağımsız davranmaları beklenebilir mi..?
Mevcut Yasa, YÖDAK üyelerinin KKTC uyruklu olmasını emrediyor. Ancak akademisyenler, en azından bazı üyelerin dıştan getirilmesinin, kurulu daha bağımsız kılacağı inancındalar…
Kısaca yasa değişikliği önerisi, yükseköğrenimi siyasetten arındıracağına, daha çok siyasetin eline teslim ediyor.
-YÖDAK’ın 7 üyesinden 4’ü siyasiler tarafından atanıyor ve görevden alınmaları da kolaylaştırılmış bulunuyor…
-YÖDAK genel sekreteri eskiden olduğu gibi, üçlü kararname ile atanmaya, siyasi kamu görevlisi olmaya devam edecek. Genelde görevinden kaydırılmak istenen müsteşarlar buraya gönderilir. Oysa bu göreve yıllarca üniversitelerde çalışmış deneyimli kişilerin atanması gerekmez mi..?
-YÖDAK’ın tüzüklerinin hazırlanmasıyla ilgili maddelere ‘Bakanlığın da görüşlerini alarak’ diye eklemeler yapılmış. Milli Eğitim Bakanlığı’nda sanki bol yükseköğretim uzmanı varmış gibi… Görüş almak sakıncasız gözükebilir, ancak tüzükler Bakanlar Kuruluna Milli Eğitim Bakanlığı tarafından götürüldüğü düşünüldüğünde ‘görüş almak’, ‘emir vermeye’ eşdeğerdir. Hele de bizde…
-Yasanın yürütülmesi Cumhurbaşkanlığı makamından alınarak Milli Eğitim Bakanlığı’na veriliyor, bu şekilde yasa değişikliğinin esas niyetinin siyasallaşma olduğu da ortaya çıkıyor…
Yapılaşma istenen düzeyde oluşturulabilse bile, YÖDAK’ın şimdiki kadro ve mali yapısıyla yasanın kendisine verdiği ‘Planlama, Denetleme, Akreditasyon ve Koordinasyon’ görevlerini yürütmesi imkansız. Zaten şimdiye kadar sadece üniversite ve programlara açma izni vermiş, bunun dışında hiç bir görev yerine getirememiş…
YÖDAK’ın bağımsız bir bütçesi yok… Ödenekleri Cumhurbaşkanlığı bütçesi içinde yer alır ve Maliye Bakanlığı’nın uygun görmesi ile harcama yapar. Yasa değişikliğinde bu konulara herhangi bir çözüm getirilmemiş. Konan ödenekler de, elemanların sayısı ve niteliği de yetersiz… Mali açıdan bu kadar bağımlı olan bir kurumun bağımsız olması düşünülemez. Maksat denetimse, üniversitelerden ya öğrenci başına, ya da onaylanan program başına ücret alarak, bu kaynakla ayrı bir bütçe oluşturulabilirdi…
En çarpıcı tespit de şu; YÖDAK bugüne kadar akreditasyon görevlerini hiç bir zaman yasaya uygun olarak yerine getirmemiştir. KKTC Yükseköğretim Yasası, Kurum açma iznini, akredite edilmiş programları bulunan ve Yükseköğretim Kurumu olarak kaydedilenlere verirken, “Bir yükseköğretim kurumunun ‘Üniversite’ olarak isimlendirilip faaliyete geçebilmesi için lisans ve/veya lisans üstü programları akredite edilmiş en az üç fakültesinin bulunması ve akredite edilmiş en az altı lisans ve/veya lisans üstü programının bulunması koşuldur” demektedir. Oysa mevcut durumda, hiçbir KKTC üniversitesinin hiçbir programı akredite edilmemiştir. Akredite edilmiş programları olmadığına göre de üniversitelerimiz yasaya göre halihazırda yükseköğretim kurumu sayılamazlar, ‘Üniversite’ olarak da isimlendirilemezler.
Şimdi şöyle bir düşündüğümde, “hayırdır” dedim kendi kendime… Bu Yasa değişikliği kimin marifetidir..?
YERİN KULAĞI VAR
“7 İMZA GETİRİN SEÇİME GİDELİM”:
CTP Genel Başkanı Tufan Erhürman erken seçim konusunda kendilerinin değil, Başbakan Özgürgün’ün yan çizdiğini söyleyerek, “Elli defa, hiç olmazsa yedi kişinin imzasını getirin hemen tamamlayalım ve erken seçimi ilan edelim, dedik. Hala Sayın Başbakan ‘Ben erken seçim çağrısı yaptım ama muhalefetten ses çıkmadı’ diyor. Bu söylediğimiz ‘ses’ değil mi? Ne gibi bir ses çıkarmamızdır Sayın Başbakanın istediği merak ediyorum doğrusu!!!..” değerlendirmesi yaptı. Onların niyetinin seçim değil, ortaklarına “sünnetçi korkusu vermek” olduğunu anlamadınız mı…
“YERİNİZ DE, YENİNİZ DE DAR”:
Önce Cumhurbaşkanı Akıncı’ya “tarih belirle” dedi, ardından “9-10 ay içinde seçim olabilir” dedi herkese hodri meydan çekti. Ne zaman ki UBP MYK’sı “dur” dedi, erken seçimi gündeminden düşürdü. HP Genel Başkanı Özersay ise Özgürgün’e, “seçimden korkanların, halka sormaktan çekinenlerin ‘mahanaları’ dünden hazır! Matbaamızın makinesi dar! Bütçemiz dar! Açık yüreklilikle çıkıp vatandaşın karşısına gerçeği söylesenize: Yeriniz de, yeniniz de DAR, Çünkü koltuğunuz tehlikede!…”diye yanıt verdi…
SAĞCISI DA, SOLCUSU DA AYNI:
“Sıfır asker, sıfır garanti” noktasında tavrlarının net olduğunu vurgulayan AKEL Genel Sekreteri Andreas Kiprianu, çözümle birlikte adadaki Türk askerinin önemli bir bölümünün adadan ayrılması gerektiğini belirterek, kalan kısmın ise takvim dahilinde Türkiye’ye dönmesi gerektiğini savundu. Kiprianu ayrıca, dönüşümlü başkanlık konusunda ise çapraz oy şartı ile onay vereceklerini söyledi. Sağcı da olsa, solcu da olsa Kıbrıs konusundaki duruşları ortak bir noktada buluşuyor…
2 YIL SONRA:
Rum Polisi Basın Subayı Andreas Angelidis, 2015 yılında Kıbrıslı Türklerin araçlarına zarar verdikleri gerekçesiyle 16 Rum öğrenci hakkında cezai kovuşturma başlatıldığını açıkladı. İki yıl sonra bile olsa yine de olumlu bir adım. Önemli olan mahkemenin bu öğrencilere ne ceza vereceğidir. Öyle bir ceza olmalı ki, bundan sonra bu tür eylemlere kalkışırken, iki defa düşünsünler. Bunu yaparlar mı derseniz, sanmıyorum…
AKLIN YOLU BİRDİR:
Kıbrıs Türk Tabipleri Birliği, Kıbrıs Türk Tabipleri Odası ve Kıbrıs Türk Diş Tabipleri Odası, YÖDAK’ın siyasallaştığı takdirde halihazırda sorun yaşayan ve yasasında değişikliğe gidilen Kurulun, daha karmaşık hale geleceğini belirtti. Yıllardır kavgalar ve kişisel hırslar yüzünden işlevini yitiren Kurum, işlevlik kazandırmak yerine, yeni yasa ile bir o kadar daha iktidarın insafına terkedilmek isteniyor…
“ADANIZA SAHİP ÇIKIN”:
Turizm bakanlığı koltuğuna oturduğu günden beridir, gezmediği, görmediği ülke kalmayan Bakan Fikri Ataoğlu, her fırsatta kendi döneminde turist sayısında artış olduğundan dem vururken, bugünlerde Türkiyeli’lere KKTC’ye gelmeleri için adeta yalvarır duruma geldi. Ataoğlu, Rus hükümetinin vatandaşlarına KKTC’yi boykot çağrısının ardından Türkiye’ye çağrı yaptı ve “Adanıza sahip çıkın” diyerek, Kuzey Kıbrıs’a ziyaret etmelerini istedi…
ZİRVEDEKİLER
Mustafa Akıncı: Cumhurbaşkanı’na, siyasi partiler görüşmesine Başbakan’ın katılmaması sorulmuş. Verdiği cevaba bayıldım: “Belki Kıbrıs konusundan daha önemli bir işi vardı…”. Daha ne desin… Cenevre’de de öyle olmamış mıydı? Cumhurbaşkanının bilgilendirme toplantısına katılmamışlar, sonra Çavuşoğlu’nun gelişinden sonra katılmak zorunda kalmışlardı.
DİPTEKİLER
Hazırlanın Yeni Müşavirler Geliyor…:UBP’nin kendi iç konuları ne zaman basına düşse, partililerin bürokratlardan şikayet ettiği haberi çıkar. Bu bence ne biliyor musunuz; kafalardaki “parti-devlet” bütünleşmesi… “Ben iktidar partisinin mensubuyum, bürokratlar ben ne istersem yapacaklar, emrime amade olacaklar. Olmazlarsa, görevden aldırırız biz…”, bu odur. Yıllar yılı da böyle olmuştur. Gerçi Eroğlu döneminde pek de sonuç aldıkları söylenemez ama, otorite konusunda da Özgürgün’le Eroğlu’nu karşılaştırmak mümkün değil…
































