Dün Mont Pelerin’de ne olup ne olmadığını bilmiyoruz. Fakat masadaki Anastasiadis’in “tam zamanıdır” diyerek muzırlık yapmak için pek çok “fırsatı” olduğunu biliyoruz. Çünkü birinci Mont Pelerin görüşmelerinin hemen ardından Rum tarafının tepe tepe kullanacağı hatta müzakereleri askıya alacağı Güney’den yana bazı gelişmeler oldu.
1.GELİŞME: 20 Ocak 2017’de görevi Obama’dan devralacak olan Trump çok önemli olan Beyaz Saray Genel sekreterliğine Reince Priebus’u görevlendirdi. Adam sadece Yunan kökenli değil, yürüyüp durup “Yunan olmaktan gurur duyuyorum” demekte, bu konuşmalarıyla da “ırkçı” damgasını alnı şakkına yerken, zaten burunlarından soluyan kızgın Trump karşıtlarını da beterince tahrik etmektedir. Ancak Priebus’un Yunanistan ve Güney Kıbrıs Rum’ları yanlısı politikalarda etkili olacağı yadsınamaz gerçektir.
- GELİŞME: Türkiye daha doğrusu Erdoğan AB Parlamento Başkanı Schulz’un TC’ye yaptırım uygularız tehdidi üzerine adamı susuz sabunsuz yıkamakla kalmadı, birilerine kızdı mıydı o her zaman söylediği “sen de kimsin” lafıyla AB’nin koca Parlamento Başkanı’nı eşekten düşmüş karpuza çevirdi. Fakat “olmadı! Müzakerelerin son safhasına gelindiği bir sırada zaten Rum’dan yana tutumu ile bilinen AB’i beterince karşısına alırken, Güney’e de AB üzerinden Türkiye’ye yönelik büyük bir antipropaganda olanağı verdi!
3.GELİŞME: Türkiye ile AB arasında ipler iyicene gerildi ki Shulz geçtiğimiz gün şu açıklamayı yaptı: “Türkiye’deki anti demokratik uygulamalar nedeniyle konuşmamazlık şimdiye kadar hiçbir şey kazandırmadı. Tam tersine daha çok çatışma tehlikesini birlikte getirdi…” (Türkiye’yi hedef alan Shulz belli ki tırmanışı sonuna kadar götürmek niyetindedir ve son kozunu Türkiye ile müzakerelerin durdurulması üzerine oynayacaktır. Rum tarafının Türkiyesiz bir Kıbrıs yaratma sevdasına tutun ki bal kaymak sürecek bir tırmanış!)
- GELİŞME: Türkiye’nin Suriye içlerindeki ilerleyişi sürüyor. Çok karmaşık bir strateji. Ki bir anda bölgedeki dostlar düşman, düşmanlar dost olabilecek kadar! Kıbrıs sorununun Türkiye’nin Suriye politikasından etkilenmeyeceğini kimse söyleyemez.
- GELİŞME: Hepsinin üstüne tuz biber eken bir başka olay yarın Kıbrıs Rum Yönetiminin AB Konseyi Bakanlar Komitesi dönem Başkanlığını Estonya’dan devralmasıdır. Rum tarafı daha şimdiden bunun “küçük ülkeleri için ne kadar büyük bir olay olduğunu kendilerini yücelteceğinin lafazanlığını yapıyor. Ve tabi hemen araya şunu sıkıştırıyor: “Kıbrıs Cumhuriyeti buradadır ve Kıbrıs sorununun çözümünün de yabancı ordular ve müdahale hakları olmadan tam egemenlik bağımsızlık elde edilmesi anlamına gelmektedir” demektedirler…
MONT PELERİN: Başından beridir “Rum tarafı kaybettiklerini geri almak, Türk tarafı ise kazanımlarını kaybetmemek için uğraşmaktadılar. Her ne kadar “kazan kazan” dense de bunun ne kadar imkânsız olduğu zaten müzakereler sürecinde ortaya çıktı. Belli olmuştur ki artık masada “en çok ne kazanırız” diyen Rum tarafına karşın “bu çözümü en az zararla nasıl sağlarız” diyen bir Türk tarafı vardır.
Bu tutum Mont Pelerin’deki müzakerelerde nasıl ortaya çıkar, Rum tarafı hem Trump hem de AB ile eline geçirdiği siyasi fırsatları Türk tarafına karşı nasıl kullanır? Hep birlikte göreceğiz.
DEVLETİ SEFERBERLİK TOPLUMU OLUŞ BİLİNCİNDE YAPILAŞTIRAMADIK!
Müzakerelere odaklanmış insanlarımız keşke bu konuda mesken tuttukları sosyal medyada birbirlerini “çözüm isteyenlerle istemeyenler” olarak suçlamak yerine “bir gün ve gün gele bu adada kaçınılamayacak bir zorunlulukta oluşacak çözüm” gerçeğini tartışabilselerdi!
Fakat “hemen çözüm isteriz” ucuzluğuyla “çözüm istemeyiz” demek kolaylığı varken “zoru” kim seçer? (Buna karşın çözümden sonra ne olacak sorusundan yola çıkıp görüşlerini ortaya koyan bazı ekomistlerimiz var ama onların etki alanları çok dar.)
ÇÖZÜMÜ 1974’DE DÜŞÜNECEKTİK. Düşünseydik şimdi ne kurduğumuz devlete yenik düşerdik ne de böylesi lime lime olmuş toplumsal yapımızla kendi kendimize kahrederdik!
Ki 1974’den çok uzun yıllar sonra da “eğer çözüm olmamışsa biz hâlâ nihai çözüme varana kadar bir seferberlik toplumuyuz” demeye devam ettikti. Devlet olsak da çözümsüzlükten dolayı o “seferberlik” ruhunu devam ettirecektik. Fakat sırtımızı Türkiye’ye yaslayarak, ekmek elden su gölden rehavetinde 1974 sonrası ganimetlerini ham hum yapıp aidiyetimize geçirerek her iki buçuk yıla bir seçim sıkıştırıp siyasi statümüzün rüştünü ispat ettiğimizi sanarak yedik yılları!
SONRA NE OLDU: Düşünmek istemediğimiz gün geldi ve tam iki kezdir “çözüm için” kendimizi müzakere masasında buluyoruz. Hem de “kazandıklarımızın bir kısmını iade etmek zorunluğunda!”
Oldu mu ya? Şimdi gene ve onulmaz saplantıda diyeceğiz: “Eğer tümden kurduğumuz devlete inansaydık ve önce korumamız gereken “devletin siyasi varlığı” olsaydı şimdi Rum tarafı ile Türk devletini, federal sistem içinde kadük duruma düşürecek statüsel paylaşımları değil, “iki devlet gerçeğinin” ortaklığını konuşur olacaktık.. Üstelik TC’nin garantörlüğünü bile tartışmaya açmadan.
OYSA: Neleri konuşuyoruz şimdi? Çevre pisliğine paralel trafik keşmekeşini. Uyuşturucu belasını, rant ekonomisi paralelinde gelişen çarpık yapılaşmaları, belediyeleriyle birlikte kentlerin iflaslarını! Devletin çoktan iflas etmiş kurumlarını…
Dün de yazdık. Masaya devlet olarak oturduk. Bu bizim 43 yıllık siyasi direnişimizin gururu olmalıydı eğer Güney’e uygun hale getirilmesi için müzakere masasında “birleşik Kıbrıs” uğruna parça körçe edilmek istenmeseydi!
Seferberlik toplumu oluşu bunun için sürdürmeliydik. Ulusal bütünleşmeyi devlet oluş inancımıza çakmak için!
Yine de “iyi ki devletiz” diyorum. Yoksa hiçbir müzakere masasını Rum devleti ile paylaşamaz, eşit koşullarda görüşemezdik.
































