Havadis Gazetesi | Kıbrıs Haber
Köşe Yazarları

Böyle uyanırdı Lefkoşa

 

Her yerde sessizlik…

Ne olacağı belli değil…

Ufak tefek olaylar hüzne ve karamsarlığa boğuyor insanları…

Sokak çatışmaları ürkütüyor…

Hangi sokakta ne olacağı meçhul…

Buna rağmen hayat sürüyor…

Ansızın… Bir silah patlaması…

Tek atış!..

Vurulup yıkılıyor yere; boylu boyunca uzanmış yatıyor…

Kimdir? Kimin nesidir?..

Bir dakika önce hayat, bir dakika sonra ölüm…

Yitip gidiyor bir ömür…

Vuran kim, vurulan kim…

Bir sokağın sonunda…

Henüz tel örgüler çekilmemiş…

Varil yok, barikat yok…

Ama gizli işler çevrilmekte…

Plân üsatüne plân…

Belli ki bir hançer dayanmış şu Ceride-i Kıbrsı’ın sırtına…

Hem içerden hem dışardan…

Bizden olanlar, bizden olmayanlar…

Rumcu, hain,  milliyetçi, komünist…

Bir cinnettir gidiyor!..

Her an bir haber yayılmakta…

Falanca kayıp; filanca vurulmuş…

Susuyor köyler kasabalar…

Şehirler ağlamaklı…

Gazetelerde çyalan haberler…

Kim kime inansın; hangi haber doğru…

Bir tabut, iki tabut, üç tabut…

Omuzlar yorgun…

Memleketin üzerinde kara bir bulut…

Dağılmak bilmiyor…

Kaçanlar var, kalanlar var…

Gece silahı ile yatanlar var…

Lefkoşa’nın en acımasız, en bilinmez, en karanlık günleri…

Kapılarda peki üstüne peki…

Hayat, pamuk ipliğine bağlı…

Doğru sanılan işler yarının yanlışları olabilir…

Yanlış sanılanlar  doğru olabilir…

Fakat, kim bunun farkında?

Böyle geçerdi günler o karanlık dönemlerde…

Kışlaya bahar düşer, akasyalar açar,

Kanlı Dere mayıs yağmurlarına hazırlanırdı…

Bulutlar bir gider bir gelirdi…

Belki ölüm pusuda, ihanetler kapıda, sevdalar ıraktaydı…

Lâkin hiç kimsesi bunların farkında değildi…

Bahar, badem ağaçlarını tepeden tırnağa ve büsbütün çiçeğe döndürür, ressamlar için baş döndürücü bir manzaralar ortaya çıkardı…

Böyle zamanlarda aşklar tenhalarda yaşanır,

Mektuplara dökülen hasret vuslata ererdi…

Hatırlarım:

Nöbetteyim…

Cigaram zehir zıkkım…

Tütün vircinya…

Az sonra şafak atacak, ciğerciler Girne Kapısı’nı tutacak, işçiler fabrikalara yol alacak…

Gecenin karanlığı tüfeğin namlusundan usulca uzaklaşmakta…

Bir elimde felsefe kitabı, bir elimde tüfek…

Mutallip’in fırınında sıcak ekmek kokuları yükselmekte…

Hava parçalı bulutlu…

Selimiye’de sabah ezanı, kiliselerde çan sesleri…

İlk grubu gelmiş kırlangıçların…

Şafağın kızıl ışıkları bir kertenkelenin gözlerini kamaştırıyor…

Çörekçi, helvacı ve muhallebicinin hazırlıkları bitmiş…

Köy otobüsleri Lefkoşa’ya varmak üzere…

Bandabuliya’da hazırlıklar tamam…

Devriyesi biten polisler değişmek üzere…

Herhangi bir vukuat yok…

Bir yılan uyanmakta dağlarda…

Radyolar yurttan sesler korosu ile başlıyor:

Gözlerinin içine başka hayal girmesin / benden evvel başkası seni görüp sevmesin…

Böyle uyanmaktaydı Lefkoşa…

Çörekçinin ellerin yanacak çığlıkları arasında…

Yoksa, çörekçinin bir bildiği mi vardı?