Önümüzdeki Pazartesi toprak ve garantiler konusunun ağırlığında Sn. Akıncı ile Anastasiadis yeniden fakat bu kez Cenevre’de bir araya gelecekler. Barışçı çözüm beklentileri yönünden ayni değerlere sahip olmasa da ya uzlaşırlar veya uzlaşmazlar! Her iki gerçeğe de hazır mıyız? Çünkü uzlaşılsa da uzlaşılmasa da sonuca nokta konduğunda hiçbir şey hem Kuzey hem Güney için 7-11 Kasım öncesi gibi olmayacak! Mesela:
GÜNEY’İN POZİSYONU? Rum tarafının bu müzakerelerdeki beklentileri tavan yaptı! Çözümden sonra “Kuzey’e dönecekleri” umutlarıyla öyle bir havaya girdiler ki neredeyse müzakerelerin sonucunu beklemeden kanat takıp Kuzey’e uçacaklar!” Yeter ki ayakları “benimdir” dedikleri topraklarına bassın! Zaten bu nedenle olmalı müzakerelerdeki toprak konusu tüm diğer başlıklardan çok daha önemli hale geldi. Çünkü hangi taraf daha çok toprağa sahip olursa, ada egemenliği üzerine sereceği siyasi iradesi de o kadar yetkili ve etkili olacak!
Uzun süredir Rum liderliği ile Kilisesi bu tasavvurla yaşar ve Kuzey’e döneceğini umut ederken eğer çözüm olmazsa halleri ne olur? Bir süre Türkiye’yi suçlar, Sn. Akıncı’yı töhmet altına sokmaya çalışır, Türk tarafını çözümsüzlüğün sorumlusu olarak işaretleyip dünya siyasi çevrelerinde bangır bangır bağırarak tepinir fakat; bir süre sonra yeni bir müzakere masasına oturmaya hazır olduğunu açıklar. Çünkü:
RUM ŞUNU GÖRÜYOR: Olası bir çözümsüzlükte Türk tarafına sırtını dönerek eski siyasetini sürdüremez! Kuzey’i kendi coğrafyasına mahkûm edemez! “Ne halin varsa gör” diyebileceği bir konuma sokamayacağını da çok iyi bilir! Politikasını değiştirse hatta yumuşak siyasetlerde az kazanımla Kuzey’e geri dönmek istese bile geçen her günle birlikte sürekli gelişip büyüyen KKTC’den bu kez toprak kapmanın çok daha zor olacağını da bilir! Nitekim artık Kuzey ne 1974’de terk ettiği coğrafyadır ne de 2004’de Annan planına “hayır” deyip ayağına kadar gelen çözüm kısmetini teptiği sosyoekonomik konumdadır!
Bu nedenle ben sık sık tekrarlarım: Türk ve Rum halkları iki komşu olarak yaşamaya devam ederlerken bundan sonra ne ilişkileri kopartabilirler, ne de görüşme olasılıklarını berhava ederler. İki halk kendi bölgelerinde o kadar kemikleştiler ki kendi bölgelerinde kalarak bugün değilse yarın uzlaşmak zorundadırlar!
KUZEY NE KAYBEDER? (Çözüm olmazsa.) Kısa veya uzun bir süre daha tanınmamış devlet oluşun rizikolarında ve AB’nin (kaldırıp kaldırmayacağını bilemiyoruz) ambargosunda, ekonomik yönden kayıpları olur ama bu kez de “Türkiye’nin suyunu kazandığınca, elektriğini, KKTC’ye yönelik daha büyük ilgi ve yatırımlarını kazanır… Büyük olasılıkla AB’den de daha çok yardım alır. Kısaca ne geriye gider ne ezilir. Aksine kalkınmaya devam eder..
SONUÇ: Kırk iki yıldır hem Güney’deki Rum hem Kuzey’deki Türk halkı kemikleşti. Dolayısıyle bu iki organizmayı “birleştirme” o kadar kolay değil! Çünkü 42 yılda oluşan bu organizmaların “kemiklerini” çatır çatır kırarak “tek bir organizma haline getirmek mümkün değildir!” Öyle “tek devlet, tek yurttaşlık Kıbrıslılık” gibi slogansal laflar romantik hayallerdir, asıl gerçek, “iki tarafın da kemiklerini kırmaya gerek kalamayacak bir çözümdür diyoruz.”
KAMU OYU YOKLAMALARI VE SON ANKETİN AYNALADIKLARI!
Türlü çeşitli konu ve sorunlarla ilgili “kamu oyu yoklamaları” yapmayı, çıkan sonuçlarla toplumun sosyal ve ekonomik yapısı ile psikolojisine yönelik değerlendirmeleri yayınlamayı yeni yeni öğreniyoruz. Veya denemeye başladık! Oysa türlü çeşitli “toplumsal anketler” devletlerin yol haritasının temelini oluştur. Geleceklere yürürken devlet bu değerlendirmelerin ortaya koyduğu verilerden büyük oranda yararlanır.
“Göç Kimlik ve Halk Çalışmaları Merkezi” her üç ayda bir kez işte bu tip anketleri yapan yeni kurumlarımızdan biridir. Nitekim son anketini de telefonla aradığı 500 yüz kişi ile gerçekleştirdi. Üstelik bircik bircik rakamlar vererek ve bir önceki anket sonuçları ile kıyaslamalar yaparken “değişimleri” de göstererek.
Ben bu tip kamuoyu yoklamalarını severim. Mesela sözünü ettiğim bu sonuncusunda en “güvenilir” kurum “ombudsman” çıktı. Neden diye merak etmez misiniz? Demek ki kuruluşundan kısa süre sonra “halkın güncel sorunlarını çözmek yolunda büyük mesafe kat etmiş olacak. Ve demek ki Emine Dizdarlı çok iyi çalışıyor ki halkın teveccühünü kazanıyor..
Bu sonuca nasıl varıyorum. Ombudsman’a güven duyan bu halk, öte yandan ve anket sonucuna göre “devletin beklentilerine cevap verememesi nedeniyle mutluluğunda azalma oluyor. (Zaten bunu görmek için ankete bile gerek yok! Çünkü hangimiz sorunları görmüyor, yaşamıyor, kahrını çekmiyor ki? Mesela ankette de ortaya çıktıklarınca aktarayım:)
En önemli sorun Kıbrıs siyasi sorunu!
Bir diğer önemli sorun ise işsizlikle ekonomideki durgunluk!
Üstelik önümüzdeki dönemlerde (zaten döviz vurgunu da ortada,) ekonominin beterince kötüye gideceği!
FAKAT: Umut verenleri de var: Mesela anket sonucuna göre Polis, Yargı geçmişe göre daha çok güven kazandı. Ama birbirimize güven azaldı! (Çünkü ellerimiz hâlâ birbirimizin gırtlağında, sıkıyoruz. Ki Allah almadan önce hangimiz hangimizin canını alacak efkârında! Geçmişte ya Denktaşçıydık ya Ziya Rızkıcı, Doktorcu falan… Şimdi Güney’in acenteliğine de soyunmuşlukta olduk bin parça!)
HA MÜJDE: “Göç Kimlik ve Halk Çalışmaları Mekezi”nin anketine göre olası referandumda “evet” oyları geçen döneme göre daha da azaldı! (Hele toprak da görüşülsün, sonuçlar açıklansın bakın bakalım sandıklardan bir “evet” çıkar mı?)
Buna karşılık Olası bir seçimde “kararsızlarla oy kullanmayacağım” diyenlerde de bir azalma var. Demek halk siyasi iradesine artık daha fazla sahip çıkıyor..
Böylesi anketler rahatlatıcı oluyor.. En azından “ne olduğumuzu, endamımızla afra taframızı daha iyi görüyoruz!
































