Radyo Havadis’te Gizem Çeliker Akandere ve Ahmet Okan ile nostaljik bir yolculuk yaptık dün… Temelde o eski Çağlayan’ı ama genelde eski Lefkoşa’yı konuştuk anılarımızla birlikte. Gizem, o günleri ucundan yakalama şansını yakalamış ender gençlerden.
Aslında doğrusu, Lefkoşa’nın içine nasıl ettiğimizi, o değerleri, sevgiyi nasıl kaybettiğimizi anlatmaya çalıştık dilimizin döndüğünce. Gece hayatının ve düğünlerin vazgeçilmezi Çağlayan’ı, renkli sinema gecelerini, Anibal’ı, Resa amcayı, Londra pastahanesini ve bayramları konuştuk. Bugün hepsinin de yerinde yeller estiği o anıları hatırladık, biraz da üzgün.
Kaçımız hatırlar bir cadde üzerinde olan Şahin, Halk ve Taksim sinemalarını. Lefkoşalı için yaz gecelerinin değişmez eğlencesiydi. Boy boy afişlerde o gecenin filimleri, Ayhan Işık, Orhan Günşiray, Türkan Şoray ve daha nicelerinin posterleri önünde nasıl vakit geçirirdik… “İki filim birden. Baylara 2 şilin, bayanlara meccane” diye bağırır, müşteri toplardı çığırtkan…
Filimin başlamasına vakit varsa ya Resa’da, ya da Londra pastahanelerinde vakit öldürürdü gençler. Kadını, erkeği daha yaşlıların tercihi, kaldırımlar üzerine sandalye koyan Enver’in kahvesiydi. Badem şekerci yaşlı adam, gannavuri satan teyze nafakalarını çıkarmaya çalışırlardı. Gençler sevdiklerini ancak böyle akşamlarda görebilirlerdi. Sadece bakışlarla anlatılırdı sevgiler…
Çocuklar için sinema, kola içip, kafes yemek için bahaneydi. Karşı kaldırımdaki sandüviççi Talat ve Hamis acıkanlar için, bugünün fastfood’çularıydı. Hilenin ve hormonun olmadığı, domates ve salatalığın kokusunu metrelerce uzaktan duyduğunuz dönemlerdi…
Akşam üzeri insanların çoluk çocuğu ile gittiği Çağlayan parkını, havuzu… Tavus kuşunun sesi, tüm Lefkoşa’da yankılandırdı. Bugün hala orada mı bilmiyorum ama, orada olsa bile gürültüden sesini duyan kaç kişi kaldı…Ya yol boyu kaldırımlar üzerine kurulan, bayram yerini hatırlıyor musunuz? Etraf cıvıl cıvıl olurdu. Lokmacısı, şamişcisi ve de felafelcisiyle… Çocuk bahçesinin içinde bir okul olduğunu bileniniz var mı? 1963 sonrası bölge çocuklarının bu derme çatma prefabrik okulda hayata başladıklarını…
Teknolojiyle birlikte yitiridik bu değerlerimizi. Olanı da yok ettik, korumak yerine. Ne meydan, ne bağ, ne bahçe bıraktık. Güzelim Asmaaltı, Arasta ne halde. Ya bandabuliya. Restore edeceğiz diye otantikliğini bitirip, kimselerin uğramadığı bir yere dönüştürmedik mi..?
Önce bizler terk ettik Surlariçini, Çağlayanı. Geride anıları da bırakarak. Şimdi sadece hafta sonları belki içimizdeki o özlemi gidermek, anıları yaşamak için, bir kahve molası kadar hatırlıyoruz oralarını. Dünyanın merkezi sandığımız tarihi Dikilitaşı bile mahvettik, koruyamadık. Bir bir terk ettik, kaderleriyle baş başbaşa bıraktık oraları. Oranın müdavimi güvercinler bile yavaş yavaş terketmeye başladılar. Hani derler ya, “doğa boşluk tanımaz” diye. Bıraktığımız, terk ettiğimiz o yerler, şimdi bambaşka bir kültüre teslim olmuş durumda. Onlar bize uyacaklarına, biz onlara uyduk, hem de hiç bir direnç göstermeden… Kolaya kaçtık, bir bir yıkılışını seyrettik sadece.
Çağlayan bar da, Anibal da, hatta Resa pastahanesi de bir yerlere sıkışmış duruyor ama, o eski tadı alamıyoruz. Birşeyler hep eksik kalıyor…
Yıllar önce ilk darbe, “restore edeceğiz” diyerek Çağlayan çocuk bahçesine vuruldu. Ne havuzu kaldı, ne de tahta bankları ile salıncakları. Bugün içkici ve tinercilerin mekanı oldu. Geçmişte banklarında oturduğumuz yerlere gitmekten korkar olduk…
Ama dedim ya, kimseye kızmaya hakkımız yok. Cem Karaca’nın şarkısında dediği gibi, “kendim ettim, kendim buldum…”.
Surlariçi son yıllarada tam olmasa da, biraz değişmek için çabalıyor. Ama bu değişim için devlet desteğine, plana, programa ve en önemlisi irade ve niyete ihtiyaç var. Çağlayanı eski günlerine götürmek çok mu zor. Belki yazlık sinemaları kuramazsınız ama, bayram yerlerini bugünkü yerinden buralara taşımak çok mu zor..? Uzağa gitmeye gerek de yok aslında. Üç adım ötemizdeki güneyi örnek alalım yeter. Bizden çok mu akıllılar, paraları mı çok. Hayır…Onlara gelen paranın yüz katı bize geldi, hem de karşılıksız… Onlar başardı, biz başaramadık. Çünkü niyetimiz yok. ‘Aman, kim uğraşacak, biz böyle eyiyik’ dedik. Dedik de bakın ne hale geldik… Ağlayıp duruyoruz…
YERİN KULAĞI VAR
ANLAYAN YOK Kİ:
Kıbrıs’ta çözüme ulaşılmazsa; “bekleyen gelişmelerin pek de iç açıcı olduğunu söyleyemeyeceğini” söyleyen HP Genel Başkanı Özersay, “Önemli olan Kıbrıs Türk tarafının bir ‘B’ planı olması değil, asıl önemli olan; o noktadan sonra iki tarafın ortak bir ‘B’ planı olacak mı, meselesidir” görüşünü vurguladı. Aslında bir çözümsüzlük durumunda iki tarafı da bekleyen gelişmeler üç aşağı beş yukarı belli olmasına rağmen, sür git etmenin her iki topluma da pahalıya mal olacağını bilmeleri gerekir…
NEYMİŞ O TEHLİKE:
DP milletvekili Mustafa Arabacıoğlu, müzakere sürecinden endişe duyduğunu belirterek “Bu toplumu bekleyen çok büyük tehlikeler vardır” dedi. Kusura bakmayın ama, bugün ülkede yaşadıklarımıza bakınca, toplumu bekleyen bundan daha büyük tehlike ne olabilir diye düşünmeden edemiyorum.
Uyuşturucu, kumar, fuhuş, rant, peşkeş, adaletsizlik toplumu yiyip bitirdi. Bundan büyük tehlike mi olur…
TAKAS KAZIĞI:
Müteahhitler Birliği Başkanı Cafer Gürcafer, hükümetin YDÜ ile yaptığı “takas”ın değerlerini açıkladı. Suat Günsel’e verilen denize sıfır araziye biçilen değer 541 bin Sterlin. Bu arazi ile takas edilmesi öngörülen 3 parselin değeri ise toplamda 293 bin 847 Sterlin. Suat Günsel’e geçilen torpilin değeri, yaklaşık 937 bin TL. Taş attı da kolu mu yoruldu. Bir imza ile milyarlar cepte. Kimi parasını kime…
HAMASET DE YERİNDE:
Ekonomi ve Enerji Bakanı Sunat Atun’un Antalya’da katıldığı Türkiye Esnaf ve Sanatkarlar Kredi ve Kefalet Kooperatifleri toplantısında yaptığı konuşmanın bir bölümü bizim basına düşmedi. Türkiye basınında okuduk. Gördük ki, Bakan Atun sadece din konusunda değil, hamaset konusunda da kendini geliştirmiş. Bakın neler demiş; “Dedelerimin zamanında adaya getirilen bu şanlı ay-yıldız bizim kanımız üzerine düşmeden bu adadan çıkarılamayacaktır. Yoksa can güvenliğiymiş…Zaten faniyiz. Mülkün sahibi malik olan Allah elbet bu canı vereceğiz. Bu toprak ecdaddan gelen topraktır”.
ZOR DOSTUM ZOR:
Meclis’in dünkü gündeminde, Kıbrıs Türk Tabipleri Birliği (Değişiklik) Yasa Tasarısı vardı. Yapılan açıklama böyleydi. Ancak gördük ki, dün bu tasarı Meclis’te görüşülmedi. Türkiye ile imzalanan protokole göre de en az 17 yasa hazırlanmış olmalıydı. Onlardan da haber yok. Sadece “yasa yapmak zor iş” lafları var. Bu kafayla bu reformları yapmak da zor olacak…
KİM BİLECEK:
Milli Eğitim Bakanı Özdemir Berova, basında yer alan haberler konusunda “kuran kursları nerede yapılıyor bilmiyorum” dedi. İyi de herkesin bildiğini, gazetelere manşet olan konuyu siz nasıl bilmiyorsunuz? Koskoca bakan olacaksınız ama, melekette ne dönüyor bilmeyeceksiniz. Aslında bilmiyor değil, bilmek istemiyorsunuz.
ZİRVEDEKİLER
Dr. Filiz Besim: “Ucube ve gudubet bir sistem yarattık… Biliyor musunuz bu süreç içinde yaşanan sıkıntı, kutuplaşma, böl parçala yönet politikaları gerek sağlık camiasına ve dolayısıyla toplum sağlığına öyle büyük bir zarar vermiştir ki; inanın bu toplumsal zararın asla telafisi yoktur. Sağlık camiası sevgisizlik, saygısızlık, çaresizlik ve itibarsızlaştırmanın dehlizlerine mahkum edilmiştir”.
DİPTEKİLER
Özdemir Berova: Kendisi bir tıp doktoru. Pozitif bilim okumuş, doktora yapmış biri. Hasbelkader eğitimin başına geçmiş. Sanırsınız ki, en azından, pozitif bilimin savunucusu olacak… Oysa hurafelerden bahsediyor. Okullarda okutulan din kitaplarında cinlerden, ruhlardan bahsedilmesi konusunda “Tüm kutsal kitapların içinde melekler ve cinler yer alan unsurlardır. Kutsal kitapların içinde olan bu betimlemelerin kitaba göre ne ifade ettiğinin pedagojik yaklaşımı ile birlikte nasıl yer alacağı uzmanların işidir. Eğer uzmanlar bu konuda bir sıkıntı var diyorsa biz bunu değerlendiririz” diyor. Akıl alır gibi değil… Ne günlere geldik. Ey rahmetli Doktor Küçük, biz bu mücadeleyi bunları görmek için mi verdik…
































