Lafın doğrusu şu: Türk tarafı masaya yıllarca hakkı hukuku yenmiş, mülkü yağmalanmış, göç yollarında sürüklenmiş mağdur ve mazlum bir toplum olarak oturmadı! Aksine anlatamadığı davası nedeniyle Rum halkının hakkını hukukunu çiğneyen, malını mülkünü yağmalayan, Kuzey’den Güney’e itelerken mağdur ve mazlum duruma düşüren işgalci ve gasp edici taraf olarak oturdu!.
Bu siyasi şaibe ve töhmet altında ne Talat’ın ne Eroğlu’nun ne de şimdilerin müzakerecisi Sn. Akıncı’nın tarihe kaydını düşürecek büyük anlaşmalar yapması beklenemezdi, zaten Referanduma kadar giden Annan planı da bunun somut ispatıydı!
Bu değerlendirmeyi neden yaptım? “Acaba Sn. Akıncı’dan ne kadar uğraş verirse versin başaramayacağı bir çözüm zaferi müjdesi mi bekliyoruz? Mesela bir sabah halkın darbımeseli gibi, “köpeğin tok ekmeğin bütün kaldığı” bir güzel çözüm haberiyle mi uyanmak isteriz… BÖYLESİ bir hayalin hiç gerçekleşmeyeceğini biliyoruz. Bu nedenle masaya “bu adayı sürekli kavgalı iki düşman toplum olarak paylaşmanın mümkün olmadığını düşünerek, barışçı çözümü sağlamak stratejisi ile oturduk..” Veya öyle zannediyoruz! Nitekim başından beridir masadan en az zararla kalkmak politikasındayız.. Rum bunu çok iyi görüyor ve Türk tarafını köşeye sıkıştırmışken Annan planının çok üzerinde kazanımlar elde etmeyi hedefliyor!
USTALIK: Rum’u mandepsiye bastıracak, Kıbrıs siyasi koşullarını masaya serecek politik ustalıktan söz ediyoruz. Sorunun 1974 Barış Harekâtı sonucu ortaya çıkmadığının değerlendirmesiyle ele alınacağı bir siyasi ortamın yaratılmasından… Ki henüz Ortadoğu’da bugünkü gibi büyük savaşlar yokken dünyayı meşgul eden sadece iki sorun vardı. Birisi İsrail Filistin sorunu diğeri de Kıbrıs sorunuydu. Oysa şimdi Kıbrıs ve Filistin sorunu ile birlikte Doğu Akdeniz’i de ateşlerinin saracağı büyük bir İŞİD belası ile kurulacak yığınla yeni devletlerin sancılanmaları vardır. Kıbrıs’ta çözüm olsa da bu cehennemin ortasında cennetmekân olamaz..
ÇÖZÜM YETMEZ: Artık Kıbrıs yedi düvelin katıldığı bir büyük coğrafyanın arasında kalmış, Türk’ü Rum’u, içindeki Türkiye’si, Yunanistan’ı, İngiliz’i Nato’su, Rusya’sı, AB’si Mısır’ı, hidrokarbon yatakları, üsleri, siyasi ve ekonomik konumu ile eğer bir aslan değilse, patlamaya hazır bir yanardağdır… Dolayısıyle Kıbrıs’ın asıl sorunu iki üç karışlık toprak alış verişi değil, bölgede Türk ve Rum halkları olarak barış içinde yerini nasıl alacağıdır… Bu da TC’nin garantörlüğü yanı sıra Türk halkının da adada en az Rum halkı kadar güçlü olmasını gerektirir. Güney karşısında malı mülkü ve siyasi yetkileri ile güçsüz ve Türkiyesiz bırakılacak bir Kuzey’le çözüm olsa bile barış olmaz maraza çıkar! Rum tarafı barışçı çözüm istiyorsa bu gerçeği iyi anlamalı, Kuzey’i kuşa çevirip etkisizleştirecek arsızlıktan vazgeçmelidir.
KKTC KURUMLARININ AHVALİ!
Kurumları ile büyürken yücelen devlet mi, yoksa kurumları ile kavga ederken küçülüp batağa saplanan devlet mi?
Tabi hemen anladınız. Dünyada bizimki gibi devlet olmadığından, başka bir devletten söz etmiyoruz, KKTC diyoruz! İlk kim anladıydı doğarken hayır etmeyecek bu çocuğu?” Ankara! Nesinden? “Kakasından! Çünkü bu vıcıklıkla cıvıklığı kendinden biliyordu, nasıl kurtulmak gerektiğini de!
ANCAK: Tedbir almakta çok gecikti! “Ben veririm siz pay edip yiyin” demenin bir toplumu nasıl mahvetmek olduğunu anladığında “kurumları” KKTC’yi çoktan yediydi! O zaman ne yaptı Türkiye? “TC-KKTC Mali ve Ekonomik Protokollerini!” Bir diğer cafcaflı adıyla “reformları!”
Fakat ne zaman bu “reformlar” lafı ile birlikte “özelleştirilmeler” gelse gündeme, memlekette ayağa kalkıp isyan bayrağı açmayan ne sendika kalır ne “birlik dernek.” Ha Osmanlı da “Tekkelerdeki miskinler” yüzünden battıydı! Biz de “kurumlarımızla!”
ELEKTRİK KURUMU: Rum tarafındaki İngiliz’den kalmadır ve Rum’a intikal ettiğinden bu yana sorunsuz o İngiliz sistemi ile tıkır tıkır çalışmaktadır. Bizse savaşıyoruz! Hem de yıllardır bu “Kurumun özelleştirilmesi” gerektiği söylenir en azından “tahsilatının” özelleştirilmesi tavsiye edilirken!
Son olay malum: Kurumda “usulsüz” yeni istihdamlar olmuş. İş aş aslanın ağzında. Biri yer öteki bakar kıyamet ondan kopar. Sen istihdam yapacaksın da kimselerin gıkı mı çıkmayacak? Neyse ki Serdar Denktaş yeni bir strateji icat etti. “Erdoğanvari” bir politikada “ben yaparım olur” derken, otokrat duruş gösterisinde meydan okuyarak…
Gel gelelim bu memlekette cihan pahlivanı Yaşar Doğu olsan sökmez.. Adam yolda soldan sağa geçmiş üstüne gelirken ve sen altına edecekken korna çalıp uyaracak olursun, “vay sen miydin korna çalan” deyip arabasıyla yolunu kesip seni eşek sudan gelinceye kadar döver, bu memleket öyle memlekettir işte…
NERDEN BAHSEDECEKTİM? Elektrik Kurumundan.. Nerden başladık nereye geldik! Yok elektrik kurumundan söz edecek değildim. “Tartışmayın” demek istiyorum. Öyle geldi böyle gider işte! Devlet malı deniz yemeyen domuz.
KISACA TAKILDIĞIM: (HASTA HEP AYNİ HASTA)
Adam zararsız deliymiş, her bir uzvunu yanlış söylermiş. Eline ayak, gözüne kulak, burnuna saç, başına yanak… Akıl hastanesine yatırmışlar uzun bir tedavi sonucu bayağı düzelmiş. Doktoru son bir testten geçirecek ve taburcu edecek. Elini gösterirken başlamış sormaya: “Bu ne oğlum?” “El” demiş hastası.. “Ya bu?” “Kulak.” Pekala demiş doktor “ya bu.” Göz doktor” demiş… Doktor mutlu, “aferin demiş artık her şeyin adını yerli yerinde söylüyorsun.” Hasta eliyle başını göstermiş “Eee doktor demiş buna göt derler göt!” KKTC’nin halleri işte! Her şeyi yerli yerinde ama kullanımları yanlış!
































