Havadis Gazetesi | Kıbrıs Haber
Köşe Yazarları

Vatandaşlık uygulamaları hukuka uygun mu?

Aniden bir düğmeye basıldı sanki…

Bir yandan çalışma izniyle gelenlere toplu halde vatandaşlık verme işlemi başlatılırken, diğer yandan Bakanlar Kurulu Kararı ile de vatandaşlık veriliyor…

Daha önce de detaylı bir şekilde yazmış ve Bakanlar Kurulu kararı ile verilen vatandaşlık işlemlerini eleştirmiştik. CTP-UBP döneminde pek başvurulmayan bu yöntem birden bire Bakanlar Kurulu’nun gündemini oluşturan en temel konulardan biri haline geldi. Her toplantıda onlarca kişiye Bakanlar Kurulu kararı ile vatandaşlık verilmesi adet haline geldi.

Vatandaşlığa alınma iki yöntemle olur. Birinci yöntem Yurttaşlık Yasası’nın 8. maddesi altında bir kimsenin çeşitli koşulları taşıması halinde Bakanlık kararıyla vatandaş olunmasıdır. Ülkede belirli bir süre yasal olarak yaşayan bir kimse, diğer koşulları da taşıması halinde vatandaşlığa başvurabilir.

Diğer yöntem ise yasanın 9. Maddesi altında ancak istisnai durumlarda verilen bir vatandaşlık türüdür ve ülkede belirli bir süre yaşama koşulu aranmaz. Bu vatandaşlık türü Bakanlar Kurulu tarafından verilir. Mesela, sanayi, ticaret, turizm, sosyal ve ekonomik alanlarda yatırım yapmış olan veya bilim, teknik, siyaset veya kültür alanlarında olağanüstü hizmeti geçmiş veya hizmet verebilecek kişilere Bakanlar Kurulu vatandaşlık verebilir. Bu maddenin 1 (c) fıkrası ise, “yurttaşlığa alınması Bakanlar Kurulunca zorunlu görülenler” denilmek suretiyle ancak bir “zorunluluk” hali saptanması durumunda vatandaşlık verilmesini düzenliyor.

Bu Bakanlar Kurulu’na verilmiş bir takdir yetkisidir ancak bu yetki kullanılırken birtakım kurallara da uymak gerekiyor.

İyi İdare Yasası’nın 5. maddesinin (4). fıkrası bakın ne diyor: “İdareye mevzuatta takdir yetkisi tanınması, keyfi karar alma olanağı vermez. Mevzuatta idareye takdir yetkisi tanınan durumlarda, idare, bu yetkisini, eşitlik ilkesine, kamu yararına ve kamu hizmetinin gereklerine uygun olarak kullanır”. Demek ki, hükmü karakuşi vatandaşlık verilmesi bu takdir yetkisinin dışındadır.

Öte yandan alınan kararda mutlaka “zorunluluğun” ne olduğu da belirtilmelidir.

Yine İyi İdare Yasası’nn 17. maddenin (1). fıkrası da, “İdari işlemler, basit, açık ve anlaşılır bir dille ve gerekçeli olarak yazılır.” demektedir. Bakanlar Kurulu vatandaşlığa aldığı kişileri bu istisnai yöntemle almasının hiçbir gerekçesini kararına yazmıyor. Oysa bu işlemin gerekçesi kamuoyuna bildirilmek zorunda. Daha da vahimi, bu kişiler hakkında ne bir sabıka kaydı, ne güvenlik raporu ve ne de sağlık raporu dahi aramamaktadır. Üstelik ilgili kişiler hakkında herhangi bir araştırma yapmadıklarını kararlarında fütursuzca açık bir şekilde de yazmaktadır. Bu tür raporları, Bakanlar Kurulu kararını aldıktan sonra aramaktadır.

Sizce niye “şeker suya düşmüş gibi” alelacele bu kararları alıyorlar? Doğal olarak aklınıza kurt düşmüyor mu? Terör ve asayiş olaylarının bu kadar arttığı bir ortamda öncelikle ayrıntılı bir sabıka kaydı ve güvenlik raporu olması gerekmiyor mu? Ya ilgili kişi çok tehlikeli bulaşıcı bir hastalık taşıyorsa? Öncelikle sağlık raporu aramak gerekmiyor mu? Ya vatandaşlık verilen her kişinin ülkenin sağlık ve sosyal güvenlik sistemi üzerinde yarattığı yeni yük bu önergeyi getiren bakan tarafından hesaplanıyor mu? Bugün Avrupa’da her vatandaşlık verildiğinde ilgili kişinin ülkenin sağlık ve sosyal güvenlik sistemi üzerinde yük yaratmayacak olmasını koşul olarak alıyor. Kendine ekonomik olarak yetebilecek bir işi veya finansman kaynağı olmayan kişiyi bu yöntemle asla vatandaş yapmıyor.

Kimse bu yazdıklarımızı, son günlerde moda olan şekliyle şu, bu düşmanlığı olarak yorumlamaya kalkmasın. Burada eleştirdiğimiz, yasaların çiğnenerek vatandaşlık verilmesidir. Yasaların aradığı koşulları taşıyana, hak edene vatandaşlık verilmesini asla eleştirmiyoruz. Bakanlar Kurulu bu vatandaşlıkların hangi “zorunluluktan” kaynaklandığını yazmak zorunda.

Yasaların zorunlu kıldığı bu gerekler yerine getirilmediği sürece, Bakanlar Kurulu kararı ile verilen bu vatandaşlıklar sakattır. Gelen yeni bir Bakanlar Kurulu, yani yeni bir iktidar, sadece bu sebeple bu işlemlerin tümünü iptal edebilir ve eğer böyle devam edecekse, etmelidir de…

Eğer KKTC bir hukuk devletiyse, hukukun gereklerini yerine getirmesini istemek de bir vatandaş olarak hakkımız. Acaba hukuk çevrelerimiz bu işe ne diyor? Hiç sesleri çıkmıyor da…


YERİN KULAĞI VAR

RANT, EN YÜCE DEĞER: Önceki akşam oturdum, Sim tv’de Girne Emirname değişikliği konusunda belediye başkanlarının ve stö’lerin katıldığı toplantıyı izledim. Herkese de tavsiye ederim, kanalın internet sitesinde var. Dehşetle gördüm ki, geri adım atmaya niyetleri hiç yok, kararlılar. Şehir Planlama Dairesi Müdür vekilinin anlattıkları yapılınca, kuzey sahil şeridinde denizle vatandaşın arasında bir Çin seddi oluşacak. Daha neler neler, Binalar enine de büyüyecek. Yasa dışılıklar, yasal hale gelecek. Ne için, birileri nemalansın, paraya katsın diye. Neye rağmen, halka, Anayasa’ya, demokrasiye, doğaya, GELECEĞİMİZE ve aklınıza gelebilecek herşeye rağmen. KKTC’de bugün artık en yüce değer ranttır. Ötesi yok…

MEMLEKETİ BİTİRDİLER: Beşparmak dağlarını oyan taş ocakları yakında Lefkoşa’dan denizi görmemizi sağlayacak, ama yeni emirname Girne’de vatandaşın denizi görmesini engelleyecek. Yatırım adı altında sahillerin peşkeş çekilmesine olanak tanıyan hükümetin, otellerden her yıl kaç para vergi aldığı ise meçhul. Yıllardır “vergi muafiyeti” zırhının arkasına saklanarak devlete vergi vermeyen bu işletmelerin, ülkeye nasıl bir fayda sağlayacağı ise izah edilemiyor…

ENAYİ OLMAK LAZIM: Cenk Mutluyakalı hükümetin çıkardığı muhaceret affıyla ilgili olarak yazmış, “2005’de AF çıktı…2007’de yine…2008’de bir daha…2009’da…2011’de…2014’te…2016’da…Her seferinde “bu son af” dendi! “Nasılsa affedecekler” alışkanlığı yerleşti. Bu şartlarda, siz olsanız, gelecek yıl “kayıt altına” girer misiniz?” diye soruyor. Bu soruya “evet” diyecek kaç “enayi” kaldı acaba bu ülkede…

ANLAMAK MÜMKÜN DEĞİL: Okullarda öğretmen açığı olduğunu hem bakanlık hem de sendika kabul etmesine rağmen, hükümetin okullara öğretmen yetiştiren Atatürk Öğretmen Akademisi giriş sınavını iptal etmesinin ardında yatan gerekçenin ne olduğunu anlamak mümkün değil. Bakanlık sınavların ertelenmesine neden olarak, “öğretmen ihtiyacının olmadığını” söylüyor ama, okullarda öğretmen açığı olduğu da bir gerçek. Diğer yandan özel üniversiteler, ihiyaç olmamasına rağmen, öğretmen yetiştirmek için öğrenci alımını sürdürüyor…

“İLAHİYAT KOLEJİ DAYATMADIR”: İkinci Cumhurbaşkanı ve CTP Genel Başkanı Talat okulların açılmasına az bir süre kala, “İlahiyat Kolejinin neden açıldığını kimse izah edemiyor” diyerek,  kolejin tamamen dayatma olduğunu ve kim oldukları bilinmeyen zengin hayırsever işadamlarının bir vakıf kurduğunu, çok büyük yatırım yapıldığını, ancak bu paranın kaynağının nereden geldiğinin bilinmediğini söyledi. Ortada bir mahkeme kararı ve bu karara rağmen, okula sahip çıkmaya çalışan bir Milli Eğitim Bakanı. Sonucun ne olacağını, okullar açılınca göreceğiz…

ÖZÜR DE BİR ERDEMDİR: Rum Dışişleri eski Bakanı ve Müzakere Heyeti Üyesi Erato Kozakou Marcoullis “14 Ağustos 1974 günü EOKA-B aşırılıkçıları tarafından işlenen korkunç cinayetlerin sonucu olarak Atlılar, Muratağa ve Sandallar’da öldürülen 126 kadın ve çocuk Taşkent’te öldürülen 85 sivil erkek nedeniyle Kıbrıslı Türk’lerden özür diliyorum” dedi. Keşke bu sözler havada kalmasa, içselleştirilse ve politika haline gelse. O zaman uzlaşmanın önündeki engeller de bir bir kalkar…

 

ZİRVEDEKİLER: Dr. Bülent Dizdarlı: “Gelişi güzel bir inşaat furyasıdır gidiyor. Girne ve Mağusa’nın kıyıları adeta talan ediliyor. Emirnameler her geçen gün değişiyor. Bir master plan çalışması yapmak nedense akıl edilemiyor. Tarihi doku, doğal güzelliklerimiz rant uğruna yok ediliyor…”. Ülke Planı var Sayın Dizdarlı. Geçen yıl tamamlandı. Ama uygulanmıyor bir türlü. Emirnamelerle idare etmek daha çok işlerine geliyor.

DİPTEKİLER: Zeki Çeler: Gençler için büyük tehlike arzeden “kahkaha gazıyla” ilgili olarak ters köşe yapan ve “Reddediyoruz” hareketiyle öne çıkan TDP milletvekili Zeki Çeler’in, uzmanların “tehlikeli ve ölümcül” olarak nitelendirdiği bu gazı satanları eleştirmek yerine, polis ve medyayı hedef göstermesi şaşkınlık yarttı…