Dün “Bu Adayı Yakan Makarios”tu dediydim. Değerlendirmemi yaparken her hangi bir kaynağa baş vurmadım. Kafamı yokladım. Hatırımda kalanları derledim. Yaşadıklarımı zaten biliyordum, onlara hislerimi kattım… Bir kez daha yazayım: Makarios kendi halkına özgürlük ve egemenlik vaat ederek çıktıydı yola. Dayandığı güç “Helen” dediği, “anavatan” dediği Yunanistan’dı.
Türk halkı elbette ki hedefinin önündeki en büyük engeldi. Rum liderliği ve kilisesi için bugün de bu engel kalkmış değildir. Hâlâ adadaki Türk halkı ile güvencesini yüklenmiş Türkiye “engel olmaya” devam etmektedirler. Dolayısıyle eğer Türkiyesiz bir ada yaratırlarsa işte o zaman “cemaat” esamesine düşürecekleri Kıbrıs Türk halkının kolayca üstesinden geleceklerini tasavvur etmektedirler.
Bunları yıllardır yazıp söylüyoruz. Bazı “örgütlü çevreler” inanmıyorlar. Nitekim Annan planının müzakere edildiği dönemlerde bize “statükocu” diyorlardı. Şimdi bir kedeme yukarı terfi ettik. “Milliyetçiliği” çağrıştıran “faşistler” diyorlar! Nedenleri ile suçlamaları ise Türk-Rum barış ve dostluğuna inanmamış olmamız! Oysa Rum liderliği ile kilisesine inanmamız için hâlâ somut bir iyi niyetli davranış ve eyleme elimiz değmedi! Buna karşın “inancımızı kırıp döken” yığınla olay siyasi gündemlerinin ideası olmaya devam ediyor! Rum liderliği ile kilisesine güven duymak bundan sonra daha zor olacak, göreceğiz! Çünkü mülkiyet ve toprak sorunu görüşülecek!.. (Çok gerilerde kalmasına karşın toplumsal varoluşumuzun hâlâ unutamadığımız o mücadele günlerine dönüyorum.)
TÜRKİYE’Yİ UYANDIRANLAR: Öncesinde de vardı. Şimdilerde tümünü de rahmetle andığımız liderlerimizdi onlar.. Öğretmenlerimiz, doktorlarımız, avukatlarımızdılar.
Türk halkı ne imamların, faşistlerin, teröristlerin arkasında yürüdüydü ne de mücadelesini kan dökerek beslediydi. Türk halkı ne Grivas gibi çetecilere ne Nikos Samson gibi sokakta yetişmiş tetikçiklere iltifat etmedi. Türk halkını özgürlük ve egemenlik mücadelesinde çekip götürenler, hedef belirleyen Avukatlar, doktorlar, öğretmenler, okumuşlar sınıflarından insanlardı.
1954’lerden önce başladılardı “Anavatan” dedikleri Türkiye ile ilişkilere. Necati Özkan’lar, Faiz kaymak’lar, Dr. Niyazi Manyera’lar, Dr. Fazıl Küçük’ler, Rauf Raif Denktaş’lar, Osman Örek’ler… Ve sonraları yetişen “devletimizi kuran” insanlarımız..
Bu devlet bir gecede karar verilip kurulmadı. Yıllar yılı süren büyük meşakkatlerle, özgürlük ve egemenliğin gönül yollarında, vatan aşkında gıdım gıdım, santim santim yürüyerek ve yücelerek geldi devlet oluşa…
Önce Ankara vardı davamızı anlatacağımız: Kıbrıs’ta yardım bekleyen, hayat hakkı gözleyen Kıbrıs Türk toplumu olduğunu anlamalı, görmeli, yardım elini uzatmalıydı. Rahmetli Dr. Küçük Ankara-Lefkoşa yollarında soluksuz kalana dek gidip geliyordu. Bazan TC Dışişlerini usandırıyor, kapıdan girerse pencereden, pencereden girerse kapıdan atıyorlardı kendini. Önceleri Türkiye bulaşmak istemiyordu Kıbrıs sorununa. Hatta Faiz Kaymak şunları anlatırdı bana: “Eoka’nın harekete geçmesiyle birlikte sorunu kavrayan Türkiye bir yandan BM’lerde mücadelesini sürdürürken öte yandan TMT’nin kuruluşunu gerçekleştirdiği adada resmen inisiyatif yüklenmeye başladıydı. Dışişleri Bakanı Fatin Rüştü Zorlu dönemiydi. Rumlar tüm adayı İngilizden koparıp Enosisi gerçekleştirmek için mücadeleleri kanlı terör olayları ile artırıyorlardı. Faiz Kaymak bir heyetle birlikte Ankara’ya gitmiş, Fatin Rüştü Zorlu tarafından kabul edilmişler ve Enosisin yolunu kesecek çözüm arayışlarını görüşmeler. “Adanın Taksimi” düşüncesi orada doğmuş, harita üzerinde tespiti yapılacak ama Kıbrıs haritası bulamamışlar! Bir başka yerden aratmışlar bulup getirmişler. Zorlu haritayı masasına sermiş, cetveli eline almış adayı tam ortasından çizerek “işte taksim çizgisi” demiş. Kuzey Türk toplumunun, Güney de Rum’un..
Kısaca Türkiye’ye bile anlatmak kolay olmadıydı 1950’ler sonrası Kıbrıs Türk halkının adadaki sorunlarını. Ki Dışişleri Bakanlığında “haritası” bile yoktu! Yukarıda anlattıklarım 1950’ler sonrası ile Kıbrıs Cumhuriyeti kurulana kadar geçen on yıllık zaman sürecinde sadece Kıbrıs Türk halkı resminin tek karelik görünümüydü. Türkiye davayı anladıktan ve 1959’larda TC’nin BM’lerdeki temsilcisi Selim Sarper’in ünlü konuşmasını yapmasından sonradır ki 1960 Kıbrıs Cumhuriyeti kurulurken artık Türk halkı da Rumlar kadar anayasal hak ve hukuka sahip oluyor Türkiye de Türk halkının varlığının güvenliğinden sorumlu garantör ülke olarak 1878’den sonra ilk kez bir alay askeri ile adaya geri dönüyordu.
BUGÜNLERE GELMEK KOLAY OLMADI: Bundan sonra çözüm olsa da olmasa da yine kolay olacağını sanmıyorum. Çözümsüzlük kadar çözümün de rizikolu olacağını sandığım için!
Tek umut, Kuzey Kıbrıs Türk Cumhuriyetini “kurucu devlet” olarak ve Türkiye’nin devam edecek garantörlüğünde koruma altında tutmaktır. Daha “mükemmeli” Türkiye-Yunanistan ilişkilerinin “ittifaklarla” pekiştirilmesidir. Çünkü Doğu Akdeniz’in bu yakasında barışçı çözümlere büyük ihtiyaç vardır…
































