Havadis Gazetesi | Kıbrıs Haber
Poli

Düşler Sokağı

 

Geceleri demir karyolasında yatarken, penceresi gökyüzünde parlayan yıldızlara çerçeve olur,  yıldızlarla döşenmiş bir tabloyu seyrederken onu düşlediği çok olurdu.

 


Doğup büyüdüğü şehirden nemli bir sonbahar sabahı ayrılmıştı.

O dönemler henüz ilk gençlik yıllarındaydı.

Ve işte şimdi tekrardan memleketine dönmüş, büyük bir sabırsızlıkla doğup büyüdüğü sokaklara gelmişti.

Yüzünde onca yılın çizgileri biriktiği halde etrafa çocuk gözlerle bakıyordu.

Hava yazdı ama üşüyor gibiydi.

Yaşadığı bu şehirden ayrılırken, bir cenaze arabasının arkasından yürüyor gibi hissettiğini hatırlayıp içi burkuldu.

“Yıllar ne çabuk geçiyor” diyerek kaybettiği o hayata geri dönecek gibiydi sanki.

Topu kaybolmuş bir çocuğun telaşı içinde sağa sola bakıyor, yanından gelip geçenlerin farkına bile varmıyordu.

Mevsimin sıcaklığını kerpiç rengine dönmüş göz bebeklerinde hissetti bir an.

Aceleci adımları terk edip duraklayarak yürümeye başladı. Her tarafı, her köşeyi, her evi dikkatle incelemeliydi.

Evlere bakarken garip bir beklentiye sürüklendi.

Sanki her kapı açılacak, tanıdık birinin sesi duyulacak, o tanıdık yüzler kendisini içeriye davet edecekti.

Yıkılmak üzere olan, kapısına vurulmuş zincir kilidin çoktan pas tuttuğu iki katlı, tahta panjurlu bir evin altında durarak alnına biriken bocuk boncuk terleri sildi.

Mendilinin ıslanan tarafını içeriye katlayarak cebine soktu.

Hiçbir kapının açılmadığını fark edince, kendi kendine “ne kadar da yabancı” dedi.

Bu Nico ile Sia’nın aşkından doğan şehir kendi şehri değil miydi?

Salkım Sokağını geçip bir ucu ilkokula çıkan yola girdi.

Tek tük arabalar geçiyor, o da eskisi gibi çocuksu bir tavırla sekilerin üzerine çıkarak geçen arabalara yol veriyordu.

Bir ara gözü köşe bakkaliyesinin tabelasına ilişti.

Paslanmış, çürümüş, üstündeki silik sönük yazıları zor seçebildi.

Tabela taş balkonun altına yerleştirilmiş, balkondan aşağıya çamaşırlar sarkmaktaydı.

O bakkala girip çıkmışlığı çok olmuştu.

Bakkal amca büyük bir cömertlikle dükkanına gireni karşılar, çocukların başını okşar, hal hatır sorardı.

Onun ihtiyar ellerini saçlarında hissetti.

Tanıdık herhangi birini görmemesine şaşmıyordu.

Doğup büyüdüğü yerlerin değiştiğini anlatanlar çok olmuştu kendisine.

Ama yine de kendi hayatından bir parça bulacağından emindi.

Az ilerde bir evin önü eskiden olduğu gibi saksı çiçekleri ile döşenmişti.

Avludaki yasemin ve mersin ağaçları dışarıya taşmış, arasına karışan cemileler kapıyı ve duvarı gelin duvağına çevirmişti.

Evin önüne giderek orada saygıyla durdu ama ta içine işlemiş derin bir acıyı da beraberinde hissetti.

Kırmızı beyaz çiçekler ona Cemile adındaki ilk sevgilisini hatırlattı.

Geceleri demir karyolasında yatarken, penceresi gökyüzünde parlayan yıldızlara çerçeve olur,  yıldızlarla döşenmiş bir tabloyu seyrederken onu düşlediği çok olurdu.

Sanki Cemile yıldızların en parlak olanıydı ve o çerçeveden düşüp avuçlarına konacaktı.

Bunları düşlediğini hatırlarken içi ezildi.

Adadan ayrılıncaya kadar Cemile ile mektuplaşmışlar ancak hayat onlara engel olmuştu.

Sevdiği kıza “Şimdi gidiyorum, ama tez zamanda dönecek ve sana kavuşacağım. “Beni bekleyeceğinden eminim” diye yazmıştı.

Cemile de ona söz vermiş, mavi renkli çizgili bir mektup kanadına “Asla başka birisi ile olamam, seni bekleyeceğim”  diye yazmıştı.

Her ikisinin birlikte inşa ettikleri hayallerinin arasına “kader” girmişti.

Tıpkı filmlerdeki gibi.

Uzaklardayken birbirleri ile mektuplaşıyorlar ama “kader” denen şeyi aşamıyorlardı.

Her şey çok hızlı gelişmişti.

Cemile günden güne halsiz düşüyor, genç bedeni hayata tutunma mücadelesi veriyordu.

Çaresiz bir hastalıktı bu.

Bu yüzden mektup yazmaya bile dermanı kalmamıştı.

Ailesi günlerce başucunda durmuş, yatağın içindeki o genç güzel kız günden güne eriyip gitmiş, sonunda geceleyin kayan bir yıldız gibi kaybolup gitmişti hayattan.

Genç adam Cemile’nin başına gelenleri sonradan öğrenmiş, uzun müddet Melbourne caddelerinde ayyaşlık yapmıştı.

Cemile çiçeklerinin gelin duvağına dönüşmüş o evin önünde her cemile yaprağı içine kar taneleri gibi düşmüştü.

Bir kapıdan çıkan başı örtülü iki kadının Kütçe konuşmaları ile kendine geldi.

Hâlâ evin önünde durduğunu fark etti ve o evde oturanları hayal meyal hatırladı.

Siyah bir aileydi ve muhtemelen Afrika’dan kaçıp Kıbrıs’a yerleşen insanların bir devamı olmalıydılar.

Bunu şimdi düşünebiliyordu.

Eskiden olduğu gibi yasemin çiçeklerini koparıp avucuna doldurdu, aralarına kırmızı renkli bir de cemile yaprağı ekledi.

Sonra onları usulca gömleğinin cebine yerleştirdi.

Cemile oradaydı.

Birçok evin önünde düzensiz, dağınık halde çok kalabalık ayakkabılar duruyordu.

Bu kadar çok ayakkabının bir kapının önüne konmuş olmasına şaşarak, nedenlerini tahmin ettiği halde “Bun ne iştir? demekten kendini alamadı.

Israrla elektrik direklerinin üzerine bakıyor,

Ne halse o eski çanaklı lambaları arıyordu ama nafile.

Tek bir tane bile yoktu.

Fakat elektrik kabloları birçok yerde yine salkım saçak duruyordu.

Her yerde olduğu gibi kendi evlerinde de böyleydi.

Elektrik kabloları duvardan duvara uzanır, birbirine karışmış solucanlar gibi odadan odaya geçerdi.

Sert kış gecelerinde bazı kazalar da meydana gelmez değildi.

Zamanla eriyip çürüyen kablolar birbirine değince genellikle sokak kapısının iç tarafında duran sigortalar atar, ışıkların sönmesine neden olurdu.

Buna rağmen kimsenin bu duruma aldırış etmemesini ve endişe duymamasını şimdiki aklıyla hayretle karşılıyordu.

Öyle kış gecelerinde kestane yanığı rengindeki odasında çocukça düşler kurduğunu ve o düşlerde çok mutlu olduğunu, o salkım saçak elektrik kablolarının kendisinin de umurunda olmadığını hatırladı.

Aradan onca zaman geçmişti ama tuhaf bir şekilde kurduğu o düşlerin yorumunu yapma gereğini duydu:

Düş kurmak, insanların en özgür alanlarıdır. O özgür alanlarda insanlar istediklerini yapıyor, alabildiğine uçabiliyor, alabildiğine sevişebiliyor, alabildiğine konuşabiliyor. O düşlerde bütün kelimeleri söylemek ve yazmak serbesttir. O düşlerde hiçbir yasak, hiçbir savaş yoktur. Aç çocuklar, mutsuz insanlar yoktur. Bu yüzden düş kurmadan yapamaz insan. Belki de insan, o düşlerde ancak insan olduğunu anlayabiliyor.

David Potts
David Potts

Çok yürümemişti ama yorulduğunu fark etti.

Bu kadar güneş fazla para gibi bela açabilirdi başına.

Doğduğu eve uğramayı en sona bırakmıştı fakat bu fikrinden vazgeçerek hemen geri döndü.

Cemileli evi geride bırakmasına rağmen bir kez daha ardına dönüp ona baktı, sonra kerpiç evlerin gölgesinde ilerledi.

Ellerinde naylon poşetleri ile yanından geçen iki kız çocuğunun yanaklarından kan fışkıracakmış gibiydi.

Ayaklarındaki pabuçlarını sürüklercesine yürüyorlar, bir tanesi ağzındaki sakızı balon yapıp tekrar ağzının içinde söndürüyordu.

İki kız çocuğunun umursuz tavırlarına özenerek “Biz de böyle çocuktuk bir zamanlar” diye geçirdi içinden, “Ne güzel! Hep böyle çocuk kalsaydık.”

Köşeyi döndüğünde Düşler Sokağına geleceğini bilerek kalbinin bir kemanın teli gibi titremeye başladığını fark etti.

Bu tür apansız heyecanlarını hiç sevmiyordu ama elinde değildi.

Her kaybettiği bir şey karşısında aynı heyecanlara kapılıyor, kalbindeki azgın dalga vuruşları bir türlü dinmek bilmiyordu.

“Oğlum Salih!” dedi kendi kendine, “Daha kapıya gelmeden böylesin, gelince ne olacak kim bilir” diye söylendi.

Çöllerden ödünç alınmış bir sıcaklık vardı sanki ve bütün vücudu yapışkan, iğrenç bir sıvıya bulaşmış bez bir torbanın içinde gibiydi.

“Yanlış vakitte yola çıktım” diye düşünürken bir kapı eşiğinde oturan yaşı ilerlemiş, ayakları çıplak, bir işsizlik hali içinde olduğu belli olan kirli sakallı bir adam “Selamünaleyküm” diye seslenince irkildi.

Bu selama karşılık vermedi ama “Nasılsın?” demeyi de ihmal etmedi.

“Ehh!” dedi adam, “İşte!”

Adamın “İşte” deyişinde bir mana vardı. Geldiği bu yerlerden pek memnun olmayan bir “İşte”ydi bu.

Salih, adamı merhametle süzerek yürümeye devam etti.

Zaten Düşler Sokağının köşesine gelmişti.

Bir dört yol ağzıydı burası.

Ortalıkta çocuk falan yoktu ama kulaklarında çocuk sesleri yükseliyordu.

Düşler Sokağının çocuklarının sesiydi bunlar.

Her sesin rengi değişti ve kulaklarında bunları ayrı ayrı duyabiliyor, hangi sesin kime ait olduğunu anlayabiliyordu.

Düşler Sokağına girip ilerlemeye başladı ki ayakları onu taşımakta güçlük çekiyordu.

O dalgalar kalbinin çeperini yırtacak gibiydi.

Doğup büyüdüğü ev de az ilerde olmasına rağmen, oraya varınca ona uzun bir yol gibi gelmişti.

Kulaklarını çınlatan o seslerden biri aynı ilkokula, aynı sınıfa gittiği kız arkadaşıydı.

Sanki elini tutmuş birlikte yürüyorlar, kalpleri birlikte atıyordu.

düşler sokağı (1)Halbuki şimdi görse kim bilir nasıl biri olmuştu, muhtemelen tanımayacaktı o saçları sarı, gözleri kumraldan çalma kızı.

Gayrı ihtiyari bir hareketle parmaklarını gömleğinin cebinde gezdirerek Cemile yaprağını seçmeye çalışıyordu bir yandan.

Parmakları yasemin kokmuştu.

İşte, nihayet kendi evlerinin kapsının önündeydi.

Önce şaşkın ve anlamsız gözlerle ahşap kapıya baktı ve bir müddet öylece donup kaldı.

Heykeller bu duruşundan daha hareketliydi.

Yapış yapış olan bedeni de artık umurunda değildi.

Arkasında duran komşu kapı açılıp hızla kapanırken onun kılı bile kıpırdamadı.

Kapı aynı kapıydı, duvarlar, pencereler aynı duvarlar ve pencerelerdi.

Yaşı ilerlemiş 49’u bulmuştu ama kendisini çökmüş bir ihtiyar gibi hissediyordu  an.

O sesin sahibi kız çocuğu elini çoktan bırakmış, Cemileyi de cebinde unutmuştu.

Arkadaki bir kapı bir kez daha açılıp tekrardan sert bir şekilde kapanınca kendine geldi ama hâlâ kıpırtısız duruyor öylesine eve bakıyordu.

Kapının ise neden birkaç kez açılıp kapandığına bir anlam veremedi, ama bunun üstünde pek durmadı. Hatırlarında gezinmek istiyordu.

Sokak bomboştu, evlerinin kapısı sıkı sıkıya kapalıydı.

Biraz daha durup anılarını hatırlamayı denedi fakat, başka bir evin kırık dökük panjuru aralanarak oradan öfkeli bir ses “Bir şey mi arıyon Dayı?” deyince, bir anda suçüstü yakalanan bir hırsız gibi hissetti kendini.

Sanki arkasından biri tabanca dayamış gibi ürktü.

Hatıralarını hatırlamayı bıraktı.

Ne yapacağını bilemedi. Karşılık da vermedi. Yüzünü evden kaçırarak sağa sola şaşkın şaşkın bakmaya başladı.

Pencere aralığının kapanmadığını fark edebiliyordu.

“Bu Düşler Sokağı mıydı gerçekten” diyerek bir kedi telaşı içinde, bu kez biraz daha yüksel sesle ve sanki o öfkeli sese yanıt verirmişçesine,

“Ben düşlerimde daha özgürüm” dedi ve tedirgin adımlarla Düşler Sokağından uzaklaştı…