DÜN: Bizim kuşak yaşadığımız şu günlerin benzerlerini mesela 1963’lerde, 1974’ler öncesinde yaşadıydı. Geçmişin gazabından dolayı insanın hayatına kâbus gibi çökerlerken, geleceğin görülemediği günlerdi onlar! Kendinizi “bakalım ne olacak” beklentisinin ağırlığı altında hisseder, korku galip çaldığında tüm bedeniniz titrerdi! Canınız ha çıktı ha çıkacak zannederdiniz!
Tabi söyleyip yazması bile abestir! İnsanlar hep güzelliklerle iyilik sağlıkları yaşamak isterler. Oysa bizatihi “insanlığın” kendisi çirkindir! Kıtaları parsel parsel doğrayarak kendilerine “ülkeler” yarattılar. Fakat dünyayı “var olma” savaşımlarından kaynaklanan egemen olma ihtiraslarından soyutlayıp da iyiliklerle sağlıklara ulaştırmayı başaramadılar!
Nitekim 1651’de doğan Thomas Hobbes “insan topluluklarından önce bireyler vardı diyor. Sonra çıkarları için bir araya geldiler toplulukları oluşturdular…”
Fakat yalnızlık korkularından kurtulmak, dayanışma içinde daha rahat ve ferah hayatlara kavuşmak için oluşturulan bu topluluklar için “kişilerin” ödemeleri gereken bedelleri de oldu. Mesela doğal haklarını o topluluklar içinde oluşan “yöneticilere” teslim ettiler! Gerçekte teslim ettikleri özgürlükleri, iradeleri, yaşama haklarıydı!”
İnsanlık tarihi hiç değişmedi. Küçük topluluklardan, kabilelerden devletlere kadar gelirken, insanların “kaderini” tanrılar değil, yine kendi içlerinde yetişip kendi içlerinden çıkmış insanlar tayin ettiler!
Hâlâ insan insanı yönetmeye devam ediyor. Bakın ama bu yönetim ve yönetme olayı İngiltere’de başkadır Amerika’da daha başkadır, Türkiye’de çok daha başkadır!
BUGÜN: “Geleceği göremiyoruz” dedim. Kimse göremiyor ki mesela Ziya Gökalp şöyle diyordu: “Elimizde geleceğin nasıl olduğunu görebileceğimiz rasat aletleri yoktur. Fakat yetişmekte olan gençleri gözlersek o geleceklerin nasıl olacağını anlarız!”
Biz de anlayacağız. Geleceklerde hiçbir şeyin bugünkü gibi olmayacağı, “dünün” de bugünkü gibi olmadığından ispatlıdır!
Kuşaklar arası “tartışmalara” bu nedenle takılmak çok da doğru değildir.. Hiçbir insan babasının ninesinin tesbih tanelerinden yetişmedi. Hayatlar eskidikçe değişirler.. Her değişim bir yeninin müjdesidir. Ancak kaziye yapmak olacak ama her “yeni” mükemmel bir “değişim” değildir..
GELECEK: “Geleceğe uzanırken” diyorum, “yeni bir Kıbrıs yaratma sevdasında büyüyen “federasyon” tezi “mutlaka bugünkü “siyasi durum ve yaşamlardan daha iyi olacaktır” düşüncesini bir saplantı haline getirmemek gerekir.
Çünkü bu beklentimizle Rum tarafının geleceklere yönelik beklentileri örtüşmüyor! Onların idea haline getirdikleri hayallerine bizim sadece “çözüm” lafına sarılmış isteğimiz çok farklı ve iki ayrı siyaset kulvarı oluşturuyor. Çok basit örneğimle yazayım: Onlar Kuzey’e koşuyorlar! Pekala biz nereye koşuyoruz eğer Güney’e değilse? Bu sorunun tek cevabı vardır: “Hiçbir yere koşmuyoruz!” Sadece Rum’un Kuzey’e yeniden yerleşmek için, yerleştikten sonra Türk halkını da kendi yönetim erkine bağlamak için süregelen politikalarını izliyoruz!
Gençlere dikkat edin: “Yarın” onlarındır! Eğer çözüm olursa Kuzey Kıbrıs’ın yeni sahipleri, bugünün gençleri olacaktır.. Bunun için endişe duyuyoruz! Çünkü gençlerimiz “sahip” olarak değil! Hatta “paylaşım” ve “siyasi eşitlik” direnişinde de değil! “Kıbrıs Kıbrıslılarındır” sloganına sarılmış çok basit bir “görüşle” yetiştiriliyorlar! Oysa Kıbrıs Kıbrıslıların değildir! “Kuzey’deki Türk ve Güney’deki Rum halklarınındır!” Eğer ikisi arasındaki nüans farkı görülmez ve “birleşik Kıbrıs” efkârı basite indirgenirse “yarının Türk halkı” özellikle Türkiyesizleştirilmiş bu adanın tutsakları olurlar!
SON SÖZ: Atalarımız iyi kötü bize bu adada bugünlere kadar geleceğimiz miraslarını bıraktılar. Sadece toprak, ev, dağ bayır, orman deniz değil.. Kan ve terleri ile sulanıp yoğrulmuş “vatan” bıraktılar. Koruyup yaşatmaya çalıştığımız kendilerini hâlâ Helenizmin adadaki uzantıları gören yanıbaşımızdaki Rum toplumunun göz diktiği bu “vatandır” işte.. Bir kez elimizden kayarsa “Filistin halkı kadar bile olamayız!”
































