Bilir misiniz? “Taksim”e karşı “Federasyon” önerisi ilk kez 1974’de 1. Barış Harekâtında Ecevit Koalisyon hükümeti tarafından “Cenevre görüşmeleri” sırasında önerildiydi.
Ve bu nedenle Milli Selamet Partisi Başkanı Necmeddin Erbakan ile Bülent Ecevit arasında ciddi bir anlaşmazlık yaşanmıştı. Çünkü Erbakan “Taksimi” savunuyordu. Ecevit ise Taksim tezinin Türkiye’nin dünya politikalarına ters düşeceğini, büyük zararlara neden olacağını söylüyor ve Erbakan’ı ikna etmeye çalışıyordu. Yıl 1974 Ağustos ayının 5. ve 6. günleri.. 14 Ağustos’taki 2. Harekâta kadar baş döndürücü müzakereler sürecine girildiydi.
Türkiye’de yaşanan son darbe olayları nedeniyle 42 yıl öncesi 20 Temmuz Barış Harekâtını olağan töreninden sonra her halde kanıksamış da olacağız, gündemden çıkarıverdik.. Fakat o yılların öylesi günlerine nasılsa geri döndüğümde, önce şunu hatırladım! “Mesela o daracık zaman dilimi içinde eğer Erbakan dirense ve “taksim” Türkiye tarafından kalıcı çözüm olarak ilan edilmiş olsaydı sonucu ne olurdu?”
Kafa yormaya değer mi? Doğrusu değer! Çünkü hayatımız hep ‘keşkelerle” geçer! Onun da ötesinde “eğer olmasaydı acaba ne olurdu” merakı saplanır beynimize! Mesela Erdoğan bulunduğu yerden 15 dakika önce ayrılmamış olsaydı büyük olasılıkla öldürülecekti. Türkiye’nin kaderi tutun ki 15 dakikalık o zaman diliminde yeniden saptandı!
TAKSİM’E dönelim: 1958’lerden 1974’lere kadar sayıkladığımız çözüm “adanın taksimiydi!” Çok da olağandı çünkü Rum saldırı ve baskılarına dayanmak mümkün değildi! Canımızı çıkartan baskılar o kadar şiddetli ve planlıydı!
Erbakan’a göre 1. Barış Harekâtında “Müslüman Türk halkı fetih hakkını kullanmıştı.”
Oysa Ecevit’in görüşü şuydu: “Kıbrıs’taki Türk halkı “mücahit” adı ile anılsa da mücadele ruhunu camiden dinden değil, Türklüğünden milliyetçiliğinden aldı. Buna karşılık Rum toplumunu her zaman kilise yönetip yönlendirdi, Rum militarizmi kiliseden beslendi…” (Bu mealde ifadeler.)
AYŞE TATİLE NASIL ÇIKTI: Turan Güneş Cenevre görüşmelerine katılmak üzere Ankara’dan ayrılırken (Mehmet Ali Birand’tan aktarıyorum) Ecevit’in yanına gitti. Aralarında şu konuşma geçti:
Güneş: Tutumlarda sertleşme başlıyor. (İngiltere, Yunanistan ve Amerika’nın)
Ecevit: Turan bey bölgedeki asker sayısı giderek artıyor. (Artan Beşparmak’lardaki Rum Yunan askerleriydi.) Birliklerimizin etrafını da mayınladıklarını biliyorsunuz. Uzun süre beklememize imkân yok. Eğer aylarca sürecek konferanslar oyununa düşersek Kıbrıs harekâtı kesin amaçlarına vardırılamaz olur… Veya bu arada bir sürpriz hava hücumu (düşman uçakları) dar bölgedeki binlerce askerin kaybına yol açar.
Güneş: Nasıl haberleşeceğiz?
(Ecevit Güneş’in kızı Ayşe’nin tatile çıkmak istediğini biliyordu. Parolayı hemen saptadı.)
Ecevit: “Ayşe tatile çıkıyor” sözüm silahlı kuvvetlerin hareketi anlamına gelir. Telefonların dinlenebileceğini düşünsek dahi kimsenin dikkatini çekmez.
Güneş: Kabul. İşte Ayşe 14 Ağustos sabahı 2. Harekât için böyle tatile çıkartıldıydı. O gün gelsin yine anlatırız.
KENDİNİ BİR KEZ DAHA KANITLAYAN KOOPERATİFÇİLİK
Her halde bir “köşecinin” kıvancı yazdıklarının boş ve kof olmadığının ispatını görüp ellemesidir. Hayır, “ben demedim miydi” lafazanlığına sarmalı kasılmadan söz etmiyorum! Aksine gazeteci taifesi ne her şeyin uzmanıdır ne de akil adamdır. Haber kovalayan, yakaladı mıydı o haber ve olayları derleyip toplayan, yorumladıktan sonra okuyucusuna sunandır. Ben bu sürece “hasbelkader” derim çünkü dışımızda KKTC’nin yapısallığı ile kusurlarını o kadar mükemmel analiz eden insanlarımız vardır ki bazen ben, “köşeme yazdıklarımdan utanırım!”
Bu vurgulamadan sonra sadede geleyim. Geçtiğimiz günlerde Ziraat Mühendisleri Odası Başkanı Mehmet Ercilasun Hollanda örneğini vererek KKTC’deki süt sorununa takıldığı bir açıklamada bulunduydu.
Tespitleri “onlar ve biz” üzerine oturuyordu. Mesela neden Hollanda öyle de biz böyleyiz? Çünkü diyordu:
Bu ülkeden (Hollanda) dersler çıkartabiliriz. Hollanda da süt sektörünün yüzde 82’si Kooperatifçilik çatısı altındadır. Tek elden yapılan pazarlamanın hem fiyat istikrarı açısından hem de sürdürülebilirlik açısından çok önemi vardır… Hollanda da kooperatifler dışında üreticiler ancak belirlenen koşul ve şartlarda peynir üretimi yapabilirler…”
Yıllardır ne diyoruz bu “köşede? “Kooperatifleşin. Kendi efendiniz patronunuz, olun. Siz imal edin, siz pazarlayın.
Mesela ben zaman zaman CNN’de Cem Seymen’in programlarını izlerim. Heyecanlanırım. O Hollanda’yı, o İsrail’i, ötesi tarımda ileri gitmiş ülkeleri yerinde araştırmaları, filmleri ile anlatır. Hatırımda kaldığına göre Hollanda’da 500’ün üzerinde sütçülük Kooperatifi vardır. Teknolojiye gelince: İnsan eli değmeden robotlar tarafından sağılır sütler. Ve Seymen şunu hatırlatır: “Kırsaldaki bu üreticiler sıradan insanlar değillerdir. Üniversite bitirmiş de olsalar tarıma hayvancılığa sarılan insanlardır…” Yani o süt üretiminde bilim vardır, görgü vardır, Kooperatifleştiler mi daha verimli olacaklarının bilinci vardır.
Ya bizde? İşte Ercilasun. Ziraat uzmanı. Önerileri ortada. Kooperatifleşin diyor süt üreticilerine. Çünkü: Bir yerde artık devletin yakasını paçasını çekiştirmekten, aman sütümü al demekten vaz geçmek gerekiyor.. Nitekim Ercilasun diyor ki Süt Endüstri Kurumu yılda 140 milyon litre inek sütü, 5 milyon litre de koyun sütü toplar. Toplanan sütün yüzde 40’ı iç piyasada yüzde 60’ı dış piyasada tüketilir. İşte tıkanan o dış piyasadır! Dolayısıyle süt ellerde kaldı. Çünkü üretim planlaması yok! Üretim zamana zemine, piyasalarına göre yapılmıyor!
Kısaca sadece süt üretiminde değil. Tüm tarım kesiminde “kooperatifçiliğe” gidilmelidir. Üreticilerle Tüketicileri sömüren aracılar, toptancılar devreden çıkartılmalı, Tüketiciler kazık yemekten kurtulurlarken, tarım sektörü çalışanları da hakları olan kazanımlarını elde etmelidirler.
































