Yaptıkları, daha doğrusu yapmadıklarıyla toplumu hem canından, hem malından bezdirdiler. Çıkın sokağa ve sorun, hayatından memnun olan kaç kişi bulcaksınız… Bulduklarınız da, bir elin parmaklarını geçmeyecek. Genelde hükümetler yaptıklarıyle anılır ve hatırlanırlar. Ama bizim ülkemizde bunun tam tersi oluyor. Hükümetler verdikleri hiçbir sözü yerine getirmemeleri ile anılır oldu yıllardır. Ama biz de toplum olarak, beklediğimiz icraatları sorduğumuz, soruşturduğumuz yok şükür olsun…
Örneğin, her türlü suçlu etrafta cirit atarken, hükümetin olaya seyirci kalmasına tepki göstermiyoruz.
Diğer taraftan, nüfusun büyük bir kısmı geçim derdinde. Çoğunluğumuz asgari ücrete boyundan bağlıyız. Arada bir bir kaç sendika da asgari ücretten bahsetmese, aklımıza geleceği yok…
Hastanelerde ezilip eleniyoruz, eğitim neredeyse bitmiş, sadece söyleniyoruz, o kadar…
Şöyle bir bakın etrafınıza, şikayetlerinize bakın, sizi rahatsız eden konulara, halledilmesini istediğiniz işlere bakın. Bunları kim yapacak? Tabii ki seçtiklerimiz…
Geçen yıllar içinde önce devlete, ardından siyasetçiye ve son olarak da kendimize olan güven ve inancı kaybettik ne yazık ki…
Basit sorunları bile çözme becerisini gösteremedik, nasıl olmasa birisi çıkar çözer diyerek, hepsini öteleye öteleye yumak haline getirdik. Sonra da içinden çıkmak için, doğru yaptıklarımızı bozmaya, sırf iktidarda kalabilmek adına, tavizler vermeye, zaten olmayan sistemin içine etmeye başladık…
“Bu beceremedi, bu gitsin öteki gelsin” diyerek neredeyse her iki yılda bir seçim yaparak dünyada kırılması zor bir rekora imza attık…Sürekli değiştirdik, biz değiştirdikçe onlar da değişti. Ve günün sonunda gördük ki, değiştirmek de artık işe yaramıyor. Önce vekilleri, ardından belediye başkanlarını, bürokratları, velhasıl hepsini değiştirmeye başladık. Ama baktık gördük ki, biz değiştirdikçe sorunlar daha da arttı. Sonra oturup kara kara düşünmeye başladık, “bir yerde bir hata var, ama ne” diye…
Aslında değişmesi gerekenin, kendimiz olduğunu bir türlü kabul etmek istemedik veya bu sistemden iyi kötü nemalandığımızı düşünerek elimizi taşın altına koyamadık…
Uzmanlar, “Ekonomik kriz dönemlerinde ruh sağlığı bozuklukları ve intiharlar daha çok artmaktadır. Düşük ekonomik şartlardaki toplumlarda aile içi sorunlar işsizlik ve suç işleme eğilimi daha fazla görülür” diyorlar ve başka bir şey daha söylüyorlar, “Siyasetçilerin yaptığı asabi konuşmalar, toplumun ruh sağlığını bozuyor”…
Bu bilimsel bir tespit. Bence uyuşturucu kullanımının, trafik kazalarının, boşanmaların artması hep yaşadığımız toplumsal stresin sonucudur. Sadece adaletsizlikler bile, yeteri kadar stres sebebi değil midir sizce?..
Gerginlik dolu bir ortamda herhangi bir sistem değişikliğinin, herhangi bir reformun, herhangi bir ilerlemenin gerçekleştirilmesi mümkün müdür? Tabii ki değildir…
Toplum çok iyi biliyor, yıllardır birlikte ulaşacağımız, ulaşmak için çalışacağımız, mücadele edeceğimiz ortak bir hedefimiz yok artık…
Ama daha da ilginci, ortalıkta var olan kavgaların, toplumun değil, belli kesimlerin çıkarı için yapılmış olmasıdır. Güvensizliğin kaynağı da bu zaten. Kimsenin birbirine güvenmediği, birinin diğerinin ayağını kaydırmak için fırsat kolladığı bir ortamdan iyilik, güzellik ya da umut çıkabilir mi?..
“İnsan umuttur” deriz sık sık. Umutsuzluğu insana yakıştıramayız. Hatta sıkıştığımız anlarda, “çıkmayan canda umut vardır” sözünü tekrarlarız hep. Biliriz, her zaman umut vardır ama geldiğimiz nokta, yaşadıklarımız bütün bunları da alıp götürdü. Her şeye rağmen iyi niyetle çalışmak isteyenler bile, bu ortamda sadece enerjisini değil, umudunu ve inancını da kaybeder. Ne yazık ki, şu an ülkenin durumu ahvali de budur…
Sorunları çözmek yerine, sorunlarda boğulup gidiyoruz. Gidişatın iyi olmadığı konusunda sanırım hemfikiriz. Yerine ne koyabileceğimizi bilmeden, bir adım önümüzü göremeden…
Umutsuzlukla, bitkinlikle…
Pek umudum yok ama yine de diyorum ki, gelin, bir mucize için hep birlikte dua edelim…
YERİN KULAĞI VAR
NEDEN ÇOK:
Cumhurbaşkanı Akıncı, bu yıl bir referandum yapılabileceği inancını bir kez daha yineledi. Akıncı, “şu anda tozpembe bir tablo çizemem size ama, kapkaranlık bir noktada da değiliz. Ümitli olmak için ciddi nedenlerimiz var” değerlendirmesinde bulundu. İşte sorun da, o bilmediğimiz “nedenlerde”. Ne olduklarını bir bilebilsek. Örneğin, mülkiyet, toprak ve garantiler konusunda ne verip ne karşılığında ne alacağız…
BEN 5 KEZ KATILDIM:
Üçüncü Cumhurbaşkanı Derviş Eroğlu Akıncı’nın Davos ziyaretiyle ilgili olarak, “Bu 3’lü görüşmenin Davos’ta olması da önemli ama, ben Cumhurbaşkanıyken 5 zirve toplantısına katıldım ama bir anlaşmaya varmak nasip olmadı” değerlendirmesinde bulunmuş. 5 değil 15 kez de katılabilirsiniz ama, bu işlerde önemli olan “nasip” değil, “niyettir”…
SİZ YARIŞTIRIYORSUNUZ:
Kıbrıs Türk Öğretmenler Sendikası, kolejlere karşı olmadıklarını ancak “çocukların kolej sınavlarıyla yarıştırılmasını” kabul etmediklerini açıklamış. Kusura bakmayın ama, bu çocukları yarış atı gibi kolej sınavlarına hazırlayan, bunun karşılığında da para alan sizin meslektaşlarınız değil mi? Okul zili çaldığında öğrenciden önce, derse yetişmek için okulu terk eden kimlerdir acaba..?
GERÇEKÇİ OLALIM:
Bir kavga kıyamettir gidiyor. Neymiş efendim, su ile Türkiye'ye bağlanıyormuşuz. Bir su..? Yahu bir bakın bakalım, asimile noktası sadece su mu..? O kadar konuda göbekten bağ var ki… Maaşlar da dahil. Sorunu başka yerde aramaya gerek yok. Eskimiş sloganlarla kendi başarısızlıklarımızı saklayamayız…
UCUZLUK ŞUBAT’TA:
Akaryakıt fiyatlarının düşmesi ile birlikte, elektrikte ucuzluk bekleyen vatandaş, bir ay daha dişini sıkacak. Elindeki stoğu tüketmeye çalışan Kıb-Tek, ucuzluk için Şubat sonunu bekliyor. Tahminler, yaklaşık kilovat başı 2.5 kuruşluk bir ucuzluk olması yönünde. Hiç olmamaktansa, buna da şükür diyeceğiz…
SAF MIDIRLAR, YOKSA…: Yani şu Rum muhalefetini de anlamak zor. İktidara muhalefet değil kastettiğim, çözüme muhalefet. Öyle bir bağnazlık ki, akıl almaz. Neymiş efendim, Anastasiadis’in, Akıncı’yla Davos’ta görüşmesi, “sahte devletin tanınması” olacakmış. İnnalah-ı minessabirin derdi nenem… Davos’un New York’dan ne farkı var? Hem öyle saflar ki, eğer bu kez de çözüm olmazsa, işte o zaman o “sahte” dedikleri devletin tanınması konuşulmaya başlanacak… Allah akıl versin…
ZİRVEDEKİLER
Eşref Çetinel: “Türkiye’nin KKTC’ye akıttığı su konusundaki tek istediği devreye yeni giren bu devasa tesisin kazasız belasız çalışması, zaman içinde sisteme oturtulması, teknolojik yönden bizimkilerin de kazanacakları deneyim sonunda şebekenin KKTC’ye devredilmesi! Ki bizimkiler, şu anda yönetimini ve olduğunca şebekenin tümünün sahipliğini alsalar bile devletin harcayacağı yahut belediyelerin karşılayacağı Veysel Eroğu’nun sözünü ettiği o 600 milyon TL bile yoktur..!”.
DİPTEKİLER
Bölücülük: Karpaz’da kaçak inşaatlardan biri sonunda yıkıldı. Yıkım sırasında olay çıkmış ve büfenin sahibi olmadık laflar etmiş. Kendisi 74 gazisiymiş, Türkiyeli olduğu için yapılmış bunlar, Kıbrıslılara dokunulmazmış. Bunlar çirkin ifadeler. KKTC’nin yasaları böyle bir ayırımcılığa izin vermez. Bunu iddia edenin de ispatlaması gerekir. Olayın bir yönü bu. Öte yandan, yıkımı yaptıran makam, diğer kaçak inşaatlarla ilgili durumu, kamuoyunu tatmin edecek şekilde anlatmalı ki, herkes de ne olup bittiğini görsün ve hem bu tür bölücü söylemler gazetelere düşmesin, hem de kimsenin kafasında kuşku kalmasın…
































