Toplumun ve Meclisin yüzde seksen desteğine sahip CTP-UBP Koalisyon hükümetinin, aradan geçen sürede, beklentilere cevap verdiğini söyleyemeyiz ne yazık ki. Birkaç önemsiz iyileştirme dışında ne yaptılar söyler misiniz? Geçen sürede akılda kalan icraatları, görevden alma ve atamalar, bakan değişiklikleri, UBP’nin kurultay kavgaları, Ercan konusu ve en son da Türkiye’den gelen suyu kimin yöneteceği konusunda yaşanan kriz…
Kusura bakmasınlar ama onlarca çözüm bekleyen sorun ortada duruken onlar bal yapmaz arı gibi, boş işlerle uğraştılar. Memleketin her yanı yangın yeri, sendikalar, sektörler ayakta. İşadamı da, işçisi de mutsuz ve umutsuz. Ülkeye sıçrama yaratacak, sektörleri ayağa kaldıracak hamleleri yapamıyoruz. Kendi evimizi düzeltmek, olası bir çözüme hazırlamak ve güçlü bir ortaklığa hazırlanmak yerine, tıpkı geçmişte olduğu gibi, bugün de tüm sorunları, Kıbrıs sorununun çözümüne havale ettik…
Ülkede ekonomik büyümedeki en önemli sektör olan ve büyümeye direkt olarak katkı yapan özel sektördeki sorunları ne kadar aşabildik..? Bunu yazdığım için kimse yanlış bir anlam çıkarmasın.
Bir şeyin altını özellikle çizmek isterim. Özel sektörün güçlenmesi ve buna karşı da sosyal adaletin sağlanması temelindeki liberalizmin uygulandığı gelişmiş ülkelerde, bu iki ayak da koruma altındadır. Hem de demokratik yollarla…
Yani özel sektörün güçlenmesi teşvik edilirken, çalışanın ezilmemesi için de korumalar vardır. Bu bağlamda, AB ülkelerinde, sendikal örgütlenme zorunludur. Türkiye’de böyle bir zorunluluk açıkça olmasa da, bir iş kolunda sendika kurabilmek için, Türkiye çapında örgütlenme şartı var. Peki bizde öyle mi..? Anayasa, “Toplu sözleşme ve sendikalaşma haktır” derken, ne yazık ki yasalarımız, bunun güvencesini sağlayamamakta…
KKTC’de kamu ve özel sektörde çalışanların sayısı, yaklaşık 100 bin civarında. Bu sayının sadece yüzde 30 civarı kamuda istihdam edilmiş durumda. Demek ki yaklaşık %70 özel sektörde çalışıyor. Bu hesaba göre yaklaşık 70 bin kişi…
Özel sektör kendi kurallarını uygulayıp, sermayesini büyütmenin derdindeyken, çalışanı koruyacak bir
takım yasalar olsa da, hiç bir zaman uygulanmıyor. Kurumsal birkaç şirket dışında, tamamına yakını iş güvencesiz, toplu sözleşmesiz çalışıyor. Asgari ücretin üstüne çıkabilen şanslı sayısı çalışan nüfusun binde biri kadar. Eskinin orta direği dediğimiz çalışan kesim, neredeyse yıkılma noktasında. Ne terfi mekanizmaları var, ne onları koruyacak sendikaları. Bu sadece çalışanı güvenceye almayacak, sektörlerin kendilerini denetlemesini de sağlayacaktır. Ve bizim ülkemizde bu kararı verebilecek olan, ideolojisinin temelinde sosyal adalet ve emeğe saygı olan sol tandanslı bir hükümet olmalıdır.
Bir Türkiye’den gelen kurumsal şirketlerin yaptıkları yatırıma bakın, bir de bizimkilerin. “Bu topraklarda iş yapılmaz” sözlerinin ne kadar yalan olduğunun ispatı bu kurumlar. Ama Yasa’da olmasına rağmen, yüzde bilmem kaç yerli personel çalıştırmasını sağlayabiliyor musunuz mesela?
Eğer o büyük yatırımlar, gereği gibi istihdam yapsalar, işsiz sorunumuz olmaz.
Bütün bunları yapabilmenin yolu, öncelikle yatırımların önünü kapatmamak ve çalışma hayatını yeni baştan dizayn etmek olmalı.
Başta dediğim gibi, toplumun yüzde 80 desteğine sahip bir hükümet de bunu yapamazsa, Talat’ın dediği gibi yerimizde pinekler dururuz.
OKUR UYARIYOR
Barış ile gelen, çözümsüzlük çözümdür ile çıkış buluyor.
Bununda sorumlusu hep aynı oluyor.
Biz hep haklıyız…
Uluslararası hukuğu bile, bizim taleplerimize uygun olmasını uygun bularak,
Hak talebinde bulunduk.
Hiç değişmeyen taleplerimiz ile karşı tarafı suçlamayı kolay yol gördük.
Herşey bizim istediğimiz gibi olmalı noktasından ayrılmadık.
Akıncı ancak yedi ay evrensel olabildi.
Baskın güçler, çıkar çevreleri, ganimet sahipleri güçlü oldu .
Yolumuz tıkandı.
Sorun yine bizi boğacak.
Işık değil, karanlıklara kaldık.
Umutlar bir kere daha yok oldu.
Ve son yıkım olacak.
Bundan sonrası çok acı olacak.
Terapi de yarar getirmeyecek.
Çöküşler, çok hızlı yaşanacak.
Kendi içimize kapanacak zaman doldu artık.
Patlamalar nasıl yansır görülünce anlaşılması vizyonsuzluktan mı, yoksa
Gözlerimizi kapatarak, kurtulacağımza inanmaktan mı bilmiyorum…(A.B)
YERİN KULAĞI VAR
SONUNDA OLACAĞI BUYDU:
Bir türlü kendi içimizde çözüm üretemediğimiz su krizine sonunda Ankara el koydu. Aylarca çözüm üretmek yerine, soruna toplumsal değil de ideolojik manfaatimiz penceresinden bakmaya devam edince, arapsaçına dönen su krizi için Türkiye devreye girdi. Kendi aranızda bile ortak bir nokta bulamazsanız, birilerinin “madem siz çare bulamıyorsunuz, o zaman gelin de bu krizi nasıl aşacağınızı biz size söyleyelim” demesine de ses çıkaramazsınız. Aylarca şikayet ettik, konuştuk ama, adım atmak yerine “dış müdahaleye” çanak tuttuk. Şimdi kimse kalkıp da, “biz yöneteceğiz” demesin. Yönet kardeşim yönet de, işletemezsen bu su çeşmeden akamayacak. O güç de sende yok, kabul et artık…
KİMİN UMURUNDA:
Biz çözüm çözüm diye istediğimiz kadar yırtınalım, dünyanın Kıbrıs’a bakışı bizimkiyle taban taban zıt. Hele Suriye’deki savaş, ABD ve Avrupa’nın ağızlarının suyunun akmasına neden oluyor. Adayı, kendi çıkar savaşlarının üssüne döndüren yabancı güçler, burayı sıçrama tahtası olarak görüyor. Stratejik olarak çok önemli bir konuma sahip adadaki toplumların sorunu, kimseyi ilgilendirmiyor anlaşılan… Ya onların çıkar savaşları, biz bunun neresindeyiz, bilen var mı?
SİYASİLER YAPAMAZ:
CTP Genel Sekreteri Tufan Erhürman, “Kıbrıslı Türklerin bazı şeyleri yapamayacağını, bazı kurumları yönetemeyeceğini” vurgulamanın yanlış olduğunu söyledi. Yanlış anlaşılmasın ama, biz Kıbrıslı Türklerin değil, Kıbrıslı Türk siyasetçilerinin yönetemeyeceğini iddia ediyoruz. Aksini iddia ediyorsa, geçmişe şöyle bir bakıversin, ne demek istediğimizi anlayacaktır…
PEKİ NEDEN O ZAMAN:
CTP Genel Başkanı Mehmet Ali Talat’ın özelleştirme-kalkınma ilişkisini anlatan açıklaması ilginç. Diyor ki, mesela Telekomünikasyon olduğu gibi kalırsa, ayrı bir kurum haline gelmezse, yatırım yapamaz, kalkınmayı sağlayamaz. Türkiye’deki Türk Telekom gibi bir kurumdan söz ediyor. %55 özel sektör, %30 Hazine Müsteşarlığı, %15 Halka Açık bir ortaklık… Dünyayı bilen, anlayan, vizyon sahibi bir siyasetçidir Talat. Peki ya su? Söyledikleriyle yaptıkları birbirini tutmuyor. Nedeni hala CTP içindeki ideolojik direnç mi?
KAYNAĞINI DA AÇIKLASIN:
TDP Genel Başkanı Cemal Özyiğit, “Biz Türkiye’nin DSİ işletsin teklifini kesinlikle uygun bulmuyoruz. Biz Su Üst Kurulu’nun suyu almasını BESKİ ile koordineli şekilde dağıtımını üstlenmesini istiyoruz. Ne DSİ ne de özel bir şirketin suyun işletmesini yapmasını kabul etmiyoruz” demiş. Sayın Özyiğit o zaman yapılması gereken yatırımlar için, maddi kaynağın nereden bulunacağını da açıklasın. Yok eğer % 40’a yakın kaçak bulunan su boruları ile bu işi yapacağımızı düşünüyorsa ona diyecek birşeyim yok. Aklıma geldi, hani bir laf vardır, “bekara karı boşamak kolay” diye. İşimiz tam da öyle…
ÜSLERİ PROTESTO:
Kuzey ve Güney Kıbrıs’tan gençlerin çabasını takdir ederim. Bir duruş sergiliyorlar ve örnekleri dünyanın her yerinde var. Ama gerçekler çok başka. Yirmi otuz gencin protestosu, günde bir kaç sorti yapan uçakların dünyanın başka yerlerini, sizin topraklarını kullanarak bombalamasını önlemeye yetmiyor. Keşke protestodan daha ciddi şeylere kafa yorsalar… Mesela ülke yönetiminde rol almaya, mesela ülkelerinin o pazarlıklarda söz sahibi olmasına…
ZİRVEDEKİLER
Bülent Kanol: “Yıllardır bu ülkede suyun yönetimi diye bir tartışma duydunuz mu? Duymadınız…
çünkü başka konularda olduğu gibi bizde bu konuda da yönetim diye birşey yoktu. Ya ne vardı? Keyfi ve popülist dağıtım? Olanı tüketmek, kuyuları ve pınarları kurutmak. Buna da hiçbir kaynak dayanmazdı, dayanmadı da. Şimdi birileri kaynak getirdi. Herkes suyun yönetimine talip. Talipsek önce elimizdekini iyi yönettiğimizi ispat edelim…”.
DİPTEKİLER
Tarihe Saygısızlık: Kuzey Kıbrıs, tarihi zenginlikler açısından Güney Kıbrıs’tan daha fazla tarihi mirasa sahipken, ne yazık ki ne müzelerin bakımı, ne de tarihi yerlerin korunması açısından 10 adım geride kalıyor. Geçmişi milattan önce 1200 yıllara dayanan Alsancak bölgesindeki Lambousa krallığının durumunu geçtiğimiz günlerde yayınlamıştım. Tam bir çöp ve moloz yığını… Müze gelirlerini yıllar yılı partizanlık için kullanır, gelirin yüzde 40’ını cari bütçeye aktarırsanız, ne yeterli personel çalıştırabilirsiniz, ne de tarihi yerleri koruyabilirsiniz…
































