Havadis Gazetesi | Kıbrıs Haber
Köşe Yazarları

İyi de, siz ne yapıyorsunuz..?

Ticaret Odası’nın önceki gün yaptığı açıklama ilginçti…

Bakın ne diyorlar;
“Çalışma yaşamı bir bütündür ve ister kamu kuruluşlarında, isterse özel sektörde çalışır olsun, tüm çalışanların en azından birbirine yakın hak ve menfaatlere sahip olması, toplumsal barış ve ekonomik verimlilik için gerekli bir koşuldur…”.
İşte toplumsal barışı bozan da, kamuyu verimsiz hale getiren de, adaletin çivisini çıkartan da bu çelişkimiz değil mi..? Bu uçurum, bu adaletsizlik…
Üniversite mezunu bir genç, elinde diploması, nereden alırsa alsın, isterse Harward’dan mezun olsun, devlet kapısından girebilmesinin bazı şartları var.
İlk bakışta doğal gibi gözüküyor. Ama öyle değil işte. Sistem liyakat üzerine kurulmuş olsa da, işletilmiyor. Onun için hukuk devleti de olunmuyor, adalet de sağlanmıyor… Eldeki diploma, bilinen yabancı dil, beceri, yetenek yetmiyor… Kendisinden çok daha alt düzeyde liyakate sahip biri kapağı bir şekilde kamuya atabiliyor. Hatta işler öyle bir halde ki, çoğunlukla sınavsız, münhalsiz…
Kapağı attığı gibi de kalıyor. Kamuda maaşlar şimdilerde bir miktar düşürülmüş olsa da, yıllar içinde bu kayıp gideriliyor. Özel sektörde çalışandan yıllar önce, hem de yüklü bir ikramiyeyle emeklilik hakkı kazanıyor.
Sistem çalışmıyor dedik ya, kamuya kapağı atan arkadaş eğer uygun bir yere düşmüşse, ne girdiği saati, ne çıktığı saati soran var. Ne de performansını ölçen… Çok başarılıysa belki terfi edebiliyor, ama başarısızsa,  devletin elinde “sen işe yaramıyorsun” diyecek bir mekanizma da yok…
Yeni işe başlayanın bile ayda 2,5 gün izin hakkı var. Ayrıca mazeret izni var, raporu var, var oğlu var….
Gelelim, elinde diplomasıyla dışta kalana. Özel sektöre gidiyor. İzinleri de, çalışma saatleri de işverenin iki dudağının arasında. Bir kaç kurumsal şirket dışında, sözleşmeleri bile yok. Hatta can güvenlikleri bile garantide değil. Yeni mezun biri, büyük olasılıkla asgari ücretten işe başlıyor. Şimdilerde Çalışma Bakanlığı’nın bir çalışması var bu konuda ama ne kadar denetlenecek, şüpheli. Zira Bakan Gürpınar’ın, denetimin “ihbar”la yapılacağı açıklaması, bu işin baştan sakat olduğunu ve yürümeyeceğini gösteriyor…
Her neyse, o özel sektörde çalışan bu arkadaş, çalışma hayatı boyunca, bir kaç kuruş daha fazla kazanabilsin diye belki de bir kaç iş değiştiriyor. Mecburi 60 yaşına kadar çalışıyor, sonuçta, kamuda çalışanın yarısından az ikramiye, üçte biri kadar maaşla emekli oluyor…
Ticaret Odası diyor ki; “Bu durumda, kamudaki çalışma saatleri başta olmak üzere, kamu çalışanlarının koşulları ile özel sektör çalışanlarının maaş-ücret ve özlük haklarının en azından yakınlaştırılmasını talep etmek, hükümetten bu konuda adımlar atmasını beklemek makul bir istek olduğu kadar bir görev olarak da ortaya çıkmaktadır…”
Güzel, bayıldım bu dileklere…
Ama orada durdum. Evet, devlet özel sektöre çalışanların yatırımlarını arttırma düzenlemesi yapabilir. Yapmalı da. İş çevreleri buna hazır mı? Hazırsalar, prim oranları yeniden düzenlensin. Hem de hemen! Ticaret Odası öncülük yapsın, talep etsin…
Diğer yandan, bu güzel sözleri söyleyen, iş çevrelerinin şikayet ettikleri pek çok konuda iyileştirme yapmak, bizaat kendi ellerinde. Zaten yasalar da bunu emrediyor. Ama uygulaması yok.
Ticaret Odası’nın vurguladığı “Kamu ve özel sektörde tüm çalışanların en azından birbirine yakın hak ve menfaatlere sahip olmasının, toplumsal barış ve ekonomik verimlilik için gerekli bir koşul”sa, o koşulları yaratacak olan işveren değil mi..? İlla devletin elinde topuzla denetlemesi mi gerekli. Kurumsallaşan şirketler ya da Türkiye merkezli şirketler nasıl yapıyor? Ticaret Odası o sistemi bizden iyi biliyordur sanırım…
Ancak baktım, açıklamanın sonunda, iş yine dönüp dolaşıp, kamudaki çalışma saatlerine gelmiş. Anlaşılan açıklamanın asıl maksadı bu. Kamudaki çalışma saatlerinin, özel sektörle uyumlu hale getirilmesi. Buna benim de itirazım yok.
Ancak, diğer konular iş dünyasının patronlarının fedakarlık yapmasını gerektiriyor. Ve kendi içinde denetim yapmasını… 

YERİN KULAĞI VAR
YEME DURURKEN:
CTP milletvekili Birikim Özgür; Özgür, “Türkiye 3 milyar TL verdi. Karşılığında bizim reformlar yapmamız gerekiyordu, yapmadık, aldattık bu insanları” diye bir itirafta bulundu. Peki ama, nereye gitti bu para veya nerede kullanıldı? Birileri çıkıp bunun hesabını vermek zorunda. Ama bunun yerine Özgür’ü “ Ankara’nın adamı, sermayenin sesi” diye suçlayacak çok insan çıkacak.  Yıllardır milyarlarca lira aktarıldı bu ülkeye, o paralarla yeni bir ülke yaratabilirdik. Ama biz golifa gibi dağıtmayı tercih ettik, doğru söyleyenleri ise dokuz köyden kovduk…

AKİM SUSMUYOR:
Kıb-Tek Yönetim Kurulu Başkanı İsmet Akim, eski Başbakan Yorgancıoğlu ile girdiği polemiği, şimdi de Başbakan Kalyoncu ile sürdürme niyetinde anlaşılan. “Kurumun tapusunu almaya değil. Hükümetten beklentilerim var: o da herkes işini yapsın” ifadelerini kullanan Akim, kurumun zam kararını erteleyen Başbakana mesaj göndererek, “Kim kimin sırtında yüktür? Devlet mi kuruma, kurum mu devlete!” diye sordu…

HESAP BAŞKA:
UBP kurultayında Özgürgün’e karşı aday olan 5 isim, ortak hareket ediyorlarmış. Hatta kurultay sonucuna göre izleyecekleri yolu bile belirlemişler. Madem bu 5 kişi her konuda mutabakata vardılar, niye aralarında anlaşıp da bir isimi kurultayda desteklemeyi düşünmüyorlar. Hani bir atasözü var,  1 elin nesi var, 5 elin sesi var” diye. Anlaşın bir isim üzerinde ve çıkın Özgürgün’ün karşısına ama, yapamazlar. Başka hesapları olmasa yaparlardı…

ZAMANINDA NİYE KONUŞMADINIZ:
Çevre ve Doğal Kaynaklar eski Bakanı Dinçyürek, Teknecik Elektrik Santrali’ne filtre takılması için 15 milyon TL’lik bütçe ayrılmasına rağmen bu paranın farklı yerlere kullanıldığını söyledi. İlahi Sayın Dinçyürek, daha 3 ay öncesine kadar o koltuklarda siz oturmuyor muydunuz..? Ne hal ise bu tür şikayetler hep de, koltuk altlarından gidince dillendiriliyor. Madem biliyordunuz, o zaman niye sesinizi çıkarmadınız söyler misiniz…

SONUNDA SES VERDİ:
Hükümetten gittikten sonra sessizliğini koruyan ve bunun için de epey eleştirilen DPUG Genel Başkanı Serdar Denktaş, CTP-UBP Koalisyon Hükümeti’nin Türkiye’nin telkiniyle kurulduğunu yineleyerek, bunun da CTP-BG Genel Başkanı Mehmet Ali Talat’a 1 taşla 3 kuş vurma şansı verdiğini savundu. Anlaşılan hükümetten gitmek oldukça etkilemiş Sayın Başkan’ı, ancak kendine gelebilmiş…

KEŞKE BU YIL OLSAYDI:
Başbakan Kalyoncu, sınıf geçme tüzüğünün her yıl gündeme geldiğini ve bunun adeta alışkanlık haline geldiğini belriterek, önümüzdeki yıllarda bunun olmaması için yasal değişiklik yönüne gidebileceklerini açıkladı. İyi de etti, keşke bu yıldan kaldırsaydı. Bu sistemin, “nasıl olmasa ek hak verilir” düşüncesinde olan öğrenciyi tembelliğe ittiği kesin…

 

ZİRVEDEKİLER
Mert Özdağ: “Akaryakıtı, tüp gazı bir nebze olsun anlıyorum, hammadde dövizle satılıyor. Ancak gideri 'döviz olmayan' şirketlerin dövizle satış yapmasına anlam veremiyorum.Örneğin eğitim!.. Özel okullar, neden yabancı para birimiyle çalışıyor? Konu günlerdir tartışılıyor. Öğretmenler Euro mu ödeniyor? Hayır!.. Niye döviz bu harçlar? Biri çıksın açıklasın! Tamam, döviz konusunda hükümet önlem almalı, katılıyorum ama… Bazı büyük şirketler de TL ile çalışsa, vatandaşı daha fazla sömürmese keşke. El insaf!”.

DİPTEKİLER
Üreticinin İnsafı: Gıda denetimleri bir ölçüde ses getirmeye başladı. Geçen ay 16 dönüm bağ, limitlerin 135 katı fazla zehir içerdiğinden imha edildi. Bu hafta yine aynı durum, yine imha… Tonlarca emek, para, ürün çöpe… Üreticiyi ya da ithalatçıyı düşünüyorum, büyük bir iflas… Ama demek ki, denetimden kaçırıp sattıklarından gerekli karı elde edebiliyor. Onun için de bu riski göze alıyorlar…