Bugün 20 Temmuz…1974’ün üzerinden tam 41 yıl geçti… Ben de, tıpkı o dönem üniversitede okuyan arkadaşlarım gibi bu savaşa taraf olmuş birisiyim. Ankara’da üniversitede okuyordum ve yaşım henüz 23 idi…
O günün şartlarında ve Kıbrıs’taki mevcut konjonktür nedeniyle bizzat o günleri yaşamış biri olarak, bugün artık ülkede kalıcı bir barış ve huzur ve güven ortamının tesis etmesi gerektiğine inanıyorum.
Benim neslim bu süreçte çok çektik. 1958, 1963 ve son olarak da 1974 yıllarını yaşadık. Açlığın, göçmenliğin ve savaşın o korkunç yüzünü gördük…
Dünya değişti, değişmeyen tek şey, yarım asırdır süren Kıbrıs sorunu…
Gerek bizden gerekse Rumlardan çok canlar göçüp gitti, hem de dünya nüfusunun büyük çoğunluğunun haritada yerini bulmakta zorlandığı bu küçücük ada için. Bugün geldiğimiz noktada, artık huzuru yeniden yakalamanın vaktinin geldiğine inanıyorum.
Evet, o günün şartlarında elde silah vatan savunması için mevzilere koştuk. Büyük heyecanlarla kendi yönetimimizi kurduk. Ama bugün dönüp geriye baktığımızda, o güne kadar hiç bilmediğimiz başka şeyleri de öğrendiğimizi görüyorum. Mesele, talan ve ganimeti öğrendik. Göç edenin, hakkı olanın değil, suyun başını tutanların mal-mülk ve arazi zengini olabildiğini, her şeyin istismar edilebildiğini öğrendik. Ve en önemlisi, sevgisizliği, vefasızlığı, adam satmayı ve partizanlık denen o illetin ne olduğunu…
Ve tam bir asır öncesinden aslında bu düşmanlıkların, nasıl ve kimler tarafından sahneye konulduğunu, hem bizlerin, hem de Rumların bir piyon gibi nasıl kullanıldığımızı gördüm…
Artık hem bizler, hem de komşularımız için, bu anlamsız düşmanlığı sona erdirmenin vaktinin geldiğine inanıyorum.
Özellikle 1963-74 arası Kıbrıs Türk toplumu olarak çok zor günler yaşadık. 11 yıl kapalı bir hapishane gibi, küçük küçük gettolarda, yokluk ve sefaletin ne olduğunu gördük… Ve bizlerin 11 yıl yaşadığı zorlukları yaratan Rumların, 1974’te aynı acıları yaşadığına şahit olduk.
Kaç nesil bu uğurda yok olup gitti. Belki bizler de, adada o özlenen ortamın yakalandığını göremeyeceğiz ama çocuklarımıza huzur dolu bir ülke yaratabilmek için mücadelemizi son güne kadar sürdürmek zorundayız…
Neyi paylaşamıyoruz bu küçücük adada söyler misiniz?.. Kimin biraz daha fazla toprak sahibi olacağı, kimin kime hükmedeceği için mi bunca insan ölüp gitti. Değer miydi? Değdi mi?
Sonuç… Kapanın elinde kaldığı, haklının değil, güçlü olanın kazandığı bir toprak kavgası. 260 bin Rum’un bıraktığı yere Güney’den gelen 65 bin kişiyi yerleştirememeyi, hala iskan sorununun yaşandığını kim nasıl izah edebilir ki?..
Talana ve ganimete dayalı bir iskan politikası izleyerek, hakça değil, hatırla onca malı eşe dosta peşkeş çektik. Ve yarattığımız bu sistem içerisinde, başları ayak, ayakları da baş yaptık…
Şimdi 41 yıl sonra, “74 savaşının galibi kim” diye, kendimizi sorgulayabiliyoruz. Bilerek yanlış temellendirilen iskan politikalarından tutun da, yanlış siyasilerin elinde hiçbir itibarı kalmayan bir yönetim ve kendi ile barışık olmayan bir toplum yarattık ne yazık ki…
Ben ve benim gibiler, o gün bu mücadeleyi, birileri bizim sırtımıza basarak, kendi bozuk düzenlerini kursunlar diye vermedik… Yüzlerce şehit kanı üzerine kurdukları sırça köşklerinden, vatan, millet, bayrak nutukları atmaları için ise, hiç vermedik…
Ve bugün, içte dahi güvenin olmadığı, memleketin tüm değerlerinin peşkeş çekildiği, hak ve adaletin yerlerde süründüğü ve en önemlisi bırakın devlet olmayı, kabile bile olmaktan uzak bir toplum görüyorum. Her köşe başında bir bet ofisin, her otelin altında bir casinonun ve de ana yolları sağlı sollu dolduran gece kulüplerinin neon ışıkları ile aydınlattığı ülkede, bugün özgürlüğümüzü kutluyoruz…
Başbakan Ömer Kalyoncu’nun dediği gibi, “Gelecek nesiller artık savaş görmesin diye çalışmak, hepimizin boynunun borcudur”. Bu ada savaşmak için küçük ama birlikte yaşamak için çok büyük bir ülke…
YERİN KULAĞI VAR
YOL KAZASI:
Yeni CTP-UBP koalisyonu için artık süreç başladı. Hükümet programının okunması ve güven oylaması için sıkıntılı bir döneme giriliyor. Her ne kadar iki partinin Meclis’teki sandalye sayısı 39 olsa da, görüşme sürecinde yaşananlar ve her iki parti içerisindeki muhalifler, son gün bir yol kazasına neden olur mu bilemem ama zor bir sürecin yaşanacağı kesin gibi…
10 YILDA NİYE YAPMADILAR:
CTP’nin eski genel sekreteri Kutlay Erk, “Demokrasi, insan hakları, emeğe en yüce değer… Çağdaş eğitim, çağdaş sağlık hizmetleri… Üretim sürecinin tüm katılımcılarına destek… Zenginlik dağılımında denge… Adalet… Ve bunlar gibi daha birçok ödevleri var CTP’nin; bunları başarmak zorunda CTP…” diyor köşe yazısında. İyi de yanlışım yoksa iki binli yılların nerdeyse 10 yılını iktidar olarak geçiren Erk’in bahsettiği, kendinin de yönetimde olduğu CTP değil miydi?.. Niye başaramadılar diye sormak lazım…
AYNI TERANE:
UBP’den bakanlık alamayanlardan çıkan yıkıcı, bölücü, yıpratıcı sesler, hiç de yabancı değil… İnsan okudukça, “ben bunları başka birinden de duymuştum” diye düşünüyor. Kurultay yaklaştıkça, bazı güç odaklarının boş durmayacağı, bu defa da başka başka kişilerin partinin içini karıştırma görevini üstlendiği anlaşılıyor. Aynen İrsen Küçük dönemi gibi…
BUREAU VERITAS:
Hellim konusundaki tıkanıklık, zaten Kuzey’deki denetimi kimin yapacağı konusundaydı. Bizim taraf, kendi denetimimizin tanınmasını talep etmekteydik. Rum tarafı ve AB ise, “çözüm”e kadar, uluslararası bir denetimi savunuyordu. Cumhurbaşkanı Akıncı’nın insiyatifiyle, bu ikinci şıkta anlaşmaya varıldı. Denetimi yapacak olan Bureau Veritas, aslında özel sektörde kalite ve denetim yapan bir kuruluş olmakla birlikte, Türkiye’de sera gazı emizyon ölçümü de yapıyor ve devletle birlikte çalışıyor. Dünyada çalıştıkları firmalar arasında ünlü hamburger devi McDonald’s da var. Bu noktadan sonra Yeşil Hat Tüzüğü’nde bir düzenlemeye ihtiyaç var. Rumların niyeti göstermelik değilse, bu konuda da bir anlaşma sağlanır. Yoksa, suya yazılmış yazı gibi kalır.
YENİ BİR DEVLET:
Kıbrıs Rumları masada federasyona dayalı yeni bir devlet kurmayı konuşur, ancak her zaman için kendi halklarına, mevcut “Kıbrıs Cumhuriyeti”nin devamı olacağı güvencesi verir. Ancak ilk kez Rum Dışişleri Bakanı Kasulidis, “yeni bir devlet” kurulacağından söz etti. Muhalifleri de hiç zaman kaybetmeden onu yerden yere vurdular. O da döndü, mevcut devletin üyeliklerinin devam edeceğini söyleyerek, kıvırmak zorunda kaldı. Kurulacak olan devlet, hiç tartışmasız bir şekilde, 1960’ın kurallarına asla benzemeyen, coğrafi federasyona dayalı bir yapı. Hala daha aynı ısrarı sürdürmenin zerre kadar mantığı yok. Ama bağnazlığın da mantığı yok…
UYUŞTURUCU BELASI:
Son zamanlarda ülkede en büyüK sorun olarak gündeme gelen uyuşturucu belası için, ne yazık ki yeterli önlem alınamıyor ki, her gün basında yeni bir uyuşturucu haberine şahit oluyoruz. Güney’den, Türkiye’den ve içeriden, her Allah’ın günü yakalanan bir içici haberini okuyoruz, bu illetten ölen çocuklarımızı gömüyoruz. Benim anlamadığım yakalananların neredeyse tamamı, Türkiye’den gelenler. Bu rahatlıkları nereden geliyor, onu da merak etmekteyim.
ZİRVEDEKİLER
Ticaret ve Sanayi Odaları: Her ikisinin de son dönem yönetimleri, gerçekten de sorunlara pratik ve dünyalı yöntemler buluyor. Olaylara geniş bir vizyonla bakabiliyorlar, mantıklı önerilerle, çalabildikleri her kapıyı çalıyorlar, sonuç alıyorlar. Telefonların roaming anlaşması, elektrikte Kuzey-Güney arasında enterkonnekte sistem ve son olarak da, ihracatın önünü açacak ve dünyanın başka bir yerinde “hellim” üretilmesini imkansız kılan bu formül… Sivil toplumun yapması gerekeni başarıyla yaptıkları için, odaları kutlamak gerek…
DİPTEKİLER
İnsanlık Dışı Muamele: Bayram dolayısıyla cezaevinde açık görüşe giden mahkum yakınlarına yapılan muamele akıl almaz. Bir kadın kontrolden geçerken, dedektör ses vermiş, “soyunun, çömelin, ıkının” demişler. Madem ki üstünde bir şeyden şüphelenmişler, geçmesine izin vermesinler, geri göndersinler. Böylesi aşırı bir davranışa ne gerek varmış anlayamadık…
































