KADIN
Yazmak istedi tarihini
Suya dokundu
Şiirini aradı yüreğinde
Aşka dokundu
Sırtında bıçaklar
Ellerinde kelepçeler
Yürüdü
Hayata, sevdaya, kavgaya
Adı anlamıydı yaşamın
Önce kendi UNUTTU!

Anlamı büyük ancak içi yine biz kadınlar tarafından boşaltılmış kutlamalarla gündeme gelen 8 Mart. Bugün, gelmiş olduğumuz noktada erkek egemen dünyasında kadın kendine yer aramaktadır. Bunu yaparken de iki türlü davranış şekillenmeleri gözümüze çarpmaktadır. Erkeklerin yönetimindeki dünyada donanımlı, eğitimli, akıllı pek çok kadın bu dünyanın içerisine girerek erkekleşmekte YANİ ERKEK DAVRANIŞLARI SERGİLEMEKTEDİRLER… Bir söz var, tam da bu durumu anlatıyor: “KADINLARIN EN BÜYÜK SUÇLARI ERKEKLERE BENZEMEK İSTEMELERİDİR.” Onların kurallarıyla oynayan, gücünü, zekasını, inceliğini, birikimini kendi kişiliği ve duruşu ile sergilemeyip var olmak için erkeğe benzeyen kadın modellerinden bahsediyorum. Bunlar erkeklerle iktidar için yarışmaya çalışmaktadırlar. Bu iktidar kavgası sırasında ise erkekçe davranış göstererek kadın duruşundan uzaklaşmaktadırlar. İkinci davranış biçimi ise bütün hayatını güzellik salonları, ucuz TV dizileri, zengin prestijli koca bulma hevesleri ile dolu veyahut çocuklarını masalsız, oyunsuz yetiştiren daha doğrusu yetiştiremeyen kadınlığını, dişiliğini bir silah gibi de kullanabilen kadınlar. Peki ama Kıbrıs’ta bu mücadelede ilk kim akla geliyor, biliyor musunuz? Erkek dünyasının, erkek kurallarının ve erkinin içinde kadın olarak mücadele eden, Kıbrıs Türk tarihinde resmi bir törende ilk konuşmayı yapan, bir gazetede ilk kez köşe yazısı yazan bir kadın portresi çıktı karşıma. Bu kafamdaki çağdaş Kıbrıslı Türk kadını fotoğrafının tam karşılığıydı bu zamanda. Tam da bu noktada Kıbrıs’ın ilk kadın yazarlarından ilk kez çarşafı çıkarıp atan, resmi bir törende bir kadın olarak çıkıp ilk konuşmayı yapan Kadriye Hacıbulgur belirdi karşımda. O dönemde öğretmenlik yapan Kadriye Hanım bu gerçekleştirdiği ilklerle Çağdaş Kıbrıslı Türk kadınının da ilk ateşini yakıyordu. Kadını sorguladığımız bugünde bu tarihin bir hediye alma günü olmadığını, göbek atıp eğlenilerek, önemli erkeklerin kadınlarının düzenledikleri kokteyllere, davetlere sıkıştıramayız. 1920’li yıllarda Kıbrıslı Türk kadını peçesini açıp, yazıya, sosyal hayata girmek istediğinden beridir ilerleme kaydetmektedir. 1920’li yıllarda gazete köşesinde ilk imzasıyla yazı yazmayan başlayan Kadriye Hacıbulgur hanımefendiden bugüne nerdeyse 100 yıllık bir zaman dilimi geçmiştir. Bu günün anlamını sorgularken, gazetelerde, yönetimde, siyasette nerede olduğumuzu, nerede durduğumuzu da sorgulamalıyız. Her seçim zamanı ortada dönen isimlere bir bakın. Listeleri bir inceleyin lütfen. Bu ülkenin siyasetine kadınların ne kadar söz sahibi de olduğunun bir göstergesi değil midir listeler ve resimler? Siyasetin parti kollarına bir bakarsanız kadının yine pek çok yerde olduğu gibi ayrı ve evet yan bir kol olarak destek vermeye çalıştığını söyleyebiliriz. Kadınlar genellikle eşlerinin siyasi partilerinin kadın kollarında mücadele verirler ülkemizde. Kendi duruşları fikirleri ile değil yine aslında kendini bulduğu rolün ortasındadır. Şöyle bir söz aklıma geldi. “Karşıdan iki kişi geliyor sandım. Yanılmışım Ahmet Bey’le karısıymış.” Burada vurgu yapılmak istenen şey birey olarak kadının durduğu ya da duramadığı yerdir. Sadece birinin karısı olmak değil, kendi varoluşunu gerçekleştiren biri olmaya çalışmalıyız. Kadınlar ne ve nasıl olmalıyım yerine önce neyim ve nasılım sorularını sormalıdırlar. Kadınlar onlara dayatılan rollerden sıyrılarak gibi yaşamak yerine kendi varoluşlarını gerçekleştirmek için kadın olmayı talep etmeleri kaçınılmazdır. Yaşama dokunabilme gücünde kadın bugün soruyor mu: ‘Peki ama biz neredeyiz? ne yapıyoruz, neyi, nasıl kutluyoruz?’ diye… Bugün bazı atasözlerinin kaderinin değişmesinin günü değil midir. “Oğlan babasından öğrenir yazı yazmayı, kız anasından öğrenir sokak gezmeyi”, “Oğlan büyür koç olur, kız büyür hiç olur” diyen atasözlerine inat, bugün elde kalem, acılı, başkaldırıcı bir diklenme ile çıkmalıyız 8 Mart’ın karşısına. Bu kadın sorgusunun tam da yapılması gereken bir gündür bugün. Bu günü neden, niçin kutluyoruz. Ne anlıyoruz, kendimizi nasıl sorguluyor ve nasıl görüyoruz? Bir toplumda kadına dair söylenmesi gereken ne kadar söz varsa erkeğin söylediği ve erkeğin üzerinden kendini anlamlandıran nasıl olduğuna bakan kadınlar için dünyada 8 Mart bir vitrinden ileriye gidememektedir ne yazık ki. Meclis koltuklarında oturan kadınların sayısına müdürlük yöneticilik üst düzey yöneticiliği, köşe yazarlığı yapan, kitap yazan kadın sayısına bakacak olursak kadının ne kadar geride duruyor olduğunu apaçık görebiliriz. TV reklamlarında dizilerinde filmlerinde kadının cinsel obje olarak sunulması ise aklından öte albenili duruşu ve süs unsuru yapılmak istemenin hala yanlış bir alışkanlığını oluşturmaktadır. Eşit işe eşit ücret istemiyle kanlarını canlarını vererek 8 Mart’ı oluşturan kahraman kadınlardan bugünlere elbette çok şey değişmiş ve gelişmiştir. Ancak şu bir gerçek ki bir gününüz varsa savunmaya ihtiyacınız var demektir. Ve bugün 8 Mart’ı vitrinden indirerek kadınların varoluş kavgasının mücadelesinin günü olarak değerlendirmeliyiz. Canla, kanla terle ödenen bedellerin yüzyıllardır horlanan dayak yiyen çocuk doğuran önü tıkanan seks sembolü yapılan ucuzlatılan kadınlığın başkaldırı günü bugün. Elinin hamuruyla erkek işine karışarak kenar süsü pasta sosu olan cılkı çıkmış erkek egemen dünyaya meydan okuma günü bugün. Bugün pahalı otellerin 5 yıldızlı balo salonlarında önemli erkeklerin kadınlarının düzenlediği resepsiyonlarda sıklık yarısı yapılacak bir gün değil. Bugün Filistin’deki Afganistan’daki Haiti’deki kadının da günü. Afrika’da çocuğuna süt bile bulamayan annenin de günü bugün. Meclis’te, kürsüde, yönetimde söz sahibi olamayanların, seçip, seçilemeyenlerin, kendi kendilerini seçmeyenlerin, rütbede, ödülde, makamda, kariyerde azınlıkta kalanların, veto yiyenlerin, söz sahibi olamayanların günü.
“Aynalı beşikte bebek beleyerek” savaşlarda oğullarını ucuza kaybedenlerin, “gitti de gelmedi” diyerek ağıt dökenlerin günü
Bugün cennetten günahı için kovulanların, erkeğin kaburgasından yapılanların, “Eksik Etekli Havvalar”ın,
“Saçı uzun aklı kısa” denilerek yok sayılanların,
Erkekleşmeden kadın kalanların,
‘Filanın eşi’ olmaktan daha çok bir şey arayanların,
Medya maymunu olmayan, ruhunu satmayanların günü…
Gün, yapacak çok şeyi olanların, emeğine, terine, kadınlığına, kimliğine, sanatına, zamanına sahip çıkanların günüdür.
Unutmamalıyız ki doğanın temeli dişidir. Üretendir, yaratandır, kucaklayandır. Esirgeyen ve bağışlayandır.
Erkeğe Mektubumdur
Ey Adem
İtaatsiz Lilith seni terk edeli
Kaburgandan sadık Havva yaratıldığından beri
Seninle aynı yolun yolcusuyum.
Kendi tarihimin, kendi kavgamın girdabındayım.
Korkma, sığarsın yanımda senin için sakladığım hayata.
Bu koca dünyada sana da yer var, bana da.
Atmaya çalışmam yoldaşımı ardıma.
Kadınım, tarlada, bankada, fabrikada, evde, hapiste, genelevde.
Severken, öperken, iterken, kaçarken vazgeçemediğinim.
İnsanım, dişimle, tırnağımla, bedenimle, emeğimle, aklımla varolanım.
Ardına sürsen de, önüme geçsen de, eve gizlesen de, düşman olmayanım.
Kızarım, küsmem.
Deliririm, pes etmem.
Yorulurum, vazgeçmem.
Korkarım, kaçmam.
Çocuğum, kadınım, anayım, insanım.
Aynı dalganın yolcusuyum vardığın limanların.
İtelediğin, ötelediğin, yolumdan çevirdiğin, taptığın, yattığın, battığın, sattığın, ağlattığın, güldürdüğünüm.
Bilmezsin, sen olur kanına karışırım.
Senden öte bir s-ben yaratırım.
Kıbrıslı, Afganlı, İranlı, Afrikalıyım
Peçe takar, yemeni bağlar, saçımı kaderime kalkan yaparım.
Mini giyer, çarşafa girer, çocuk bakar, çizilen bir kaderle durmadan savaşırım.
Sarıyım, beyazım, siyahım, Akdenizliyim.
Dövdüğünüm, sövdüğünüm, sevdiğinim.
Şiirin, rüyan, hevesin, hayalin, sana seni tanıtanım.
Gidemezsin, dönemezsin, kaçamazsın.
Ben sensiz, sen bensiz kalamazsın.
Zorlarım mayınlarla döşenmiş sınırları.
Yaşarım kelebek kanadında bir hayatı.
Taç yaparım saçlarıma gökteki yıldızları.
Toplarım cam kırıkları arasında bakışlarımı.
Düşlerim kanlanır, bileklerim kesilir, dönmem yolumdan.
Kadınım, önce insanım.
Tarihimi terimle, kanımla, acımla, sevdamla yazarım…
































