“Tren durdu. Lefkoşa’ya daha önce de trenle gitmiştim, ama bu seyahat en fazla hatırlanan seyahat olarak kaldı. Karanlık bir akşam, uzun lamba direkleri, altında yürüdüğüm elektrik ışığı ki bir lüks. İstasyonun dışında bir fayton sırası vardı, tenteleri kalkık. Cam kutular içinde gaz lambaları, pirinç kenarlıklar. Altları sakin, suluk zincirlerini gergin tutmak için havada şaklayan kamçılar. Birini kiralamaya karar vermezden önce pazarlık. Baf Kapısı’na doğru yumuşak bir tırıs, yayların gıcırtısı. Taksilerin çok az olduğu ve seyrek geçtiği o günlerde faytonla gezmek yenilik sayılmıyordu. Ama ben bir çocuğun insiyatifiyle biliyordum ki faytonlar birkaç yıl içinde başşehrin sokaklarından kaybolup gideceklerdir. Ve o serin Aralık akşamında Sibirya steplerini geçermişizcesine dizlerimize örtülü çaputlarla yol alırken, büyü yok olacak diye nefes almaya bile cesaret edemiyordum. At tersiyle, salep ve tuzlu badem satan alacakaranlığın sokak satıcılarıyla zenginleşmiş bir büyü. Asfalt yolun, asfalt yolun üstünde hiçbir iz bırakmayan at nallarının o madeni sesi, çalak, çlak, çlak, Müslüman evliyaların yeşile boyanmış ama şimdi rengi solmuş türbelerinde yanan kandiller.”
…
Kıbrıslı yazarlar tarafından yazılıp günümüze ulaşan çok az sayıda anı veya anı-roman türünde çeşitli yazılar/kitaplar vardır.
Geçmiş yazın tarihimiz bu kadar çölleşmiş olunca, memlekete dair rastladığımız veya ulaştığımız çok az sayıda yazılar/kitaplar heyecan veriyor…

…
Zaman zaman hayal gücümüzü kullanarak geçmiş dönemlere ait koşullardan hareket edip atlı arabaların henüz trafikten kalkmadığı, motorlu araçların henüz çoğalmadığı dönemler hakkında karalamalar yaparak, Lefkoşa’nın sokak ve caddelerinde o dönemlere yolculuk yapmaya çalıştık.
Lefkoşa’daki Sarayönü’nde park halinde duran atlı ve motorlu araçların birlikte olduğu görüntülere rastladıkça, yazılarımızda o dönemlerin resmini çizmeye gayret ettik…
…
Yukarıdaki alıntı Taner Baybars’a ait.
1936 doğumlu olan Baybars’ın, ilk çocukluk dönemleri İkinci Dünya Savaşı yıllarında geçer.
“Uzak Ülke / bir kıbrıs çocukluğu” adlı kitabında dönemin Lefkoşa’sına dair anılar mevcut.
O dönemin Lefkoşa’nı Baybars’ın anıları vasıtası ile anlatmak istedik.
Babasının öğretmen oluşu nedeniyle çocukluk dönemlerini çeşitli köylerde geçiren Baybars’ın Lefkoşa anıları bu kitapta kısıtlı.
Yine de dönemin yaşam tarzı hakkında bir bilgi edinmek olası…

…
Trenden inmek,
Bir garutsa (fayton)’ya atlamak…
Sonra at nallarının çlak, çlak, çlak şeklinde çıkardığı nal sesleri eşliğinde ve lüks ışıkları altında yol almak…
Gaz lambalarının belli belirsiz aydınlığında surlariçi’ne girmek…
Yatırlarda kandiller…
Sonra,
Yola yeni çıkmış Austin marka bir motorlu araç yanınızdan geçmekte, egzoz dumanları arasında, kornası havalı…
Ve ezan ve çan sesleri…
Tabyaları selamlayıp Lefkoşa içinde yol bulmaya çalışan serin akşam rüzgarları…
Böyle bir hayat şiirlere, romanlara, müziklere konu olmaz mı?
…
Başkaldırı:
O yıllarda kullananlar olmasına rağmen kadınlar çarşafı atmış sayılırdı.
Ancak onlar için sosyal hayat henüz kapalıydı.
Buna rağmen kadınların bir arayış içinde oldukları anlaşılıyor. Bu arayışlar içinde birbirlerinin evlerinde toplanmaya başlayınca kağıt oyunu oynamaya başlamışlardı.
Bu bir başlangıçtı!
Daha sonra, Baybarsların da oturduğu Arapahmet mahallesinde tutulan bir binada bir araya gelmeye başlamışlardı.
Kadınların bu toparlanışı (!) Baybars’ın çocukluk anılarında yer eder ve bu gelişmeyi “Çarşafın terk edilmesinden sonra bu, onların ikincisi başkaldırısıydı” şeklinde yorumlar.
Yazarın da temas ettiği gibi çok yıllar sonra kadınlar bu faaliyetlerini geliştirecekler, “Birlik”ler kuracaklar, birçok sosyal faaliyetlerle ilgilenecekler ve toplumsal olaylar karşısında da duyarsız kalmayacaklardı…

…
Lokum ve su kuyusunda konyaklar:
Vavilya’da kaldıkları sırada, su kuyuları vardı.
Bu su kuyularına yaz aylarında soğuk kalsın diye konyak, karpuz falan konur, vakti geldiğinde kuyudan çekilip alınırdı.
Bir gün Baybarslara Lefkoşa’dan iki misafir gelir.
Biri Evkaf’tan diğeri Maarif Müdürlüğünden.
Misafirlerin ağırlanacağı yer köy kahveleriydi.
Baybars’ın aklında lokum kalır.
Şunları anlatır:
“Köylüler, o uzak şehir Lefkoşa’dan gelen konuklarımızla tanışmaya çok meraklıydılar. Ve konuklarımızın genellikle kahveden eve cepleri, kağıt peçeteye sarılı lokumlarla dolup taşarak dönerlerdi. Bir hoş geldin nezaketi belirtisi. Bir konuğun on beş parça mı, otuz mu yiyeceği fark etmezdi. Sonra bunların hepsi bana verilir ve ben de annemin talimatları doğrultusunda, son parçasına kadar okul çocukları arasında dağıtırdım…”
…
Bu arada evde hummalı bir çalışma sürer gider.
O dönemler köye giden misafirlere zengin masalar hazırlanırdı.
Şöyle devam eder yazar:
“Bu ziyaret keyfimi yerine getirdi. Lefkoşa’dan kim gelse heyecan kaynağı olurdu. Anneme mutfakta yardım ettiğim için mutluydum. Salatalıkları dilimledim, domatesleri kestim ve meze masasını hazırladım. Kuyudaki kovaya soğusunlar diye şimdiden bir veya iki şişe konyak konmuştu. Samsanın hazırlanması biraz zaman aldı ama annem mucizevi bir biçimde patates kebabıyla bulgur pilavını da hazır etmişti…”
“Babam kovayı çekti ve şişelerden birini içeri getirdi. Üstündeki etiket sırılsıklam olup şişenin dibine kadar kaymıştı. Dışarı çıkan mantar sesi… Bardaklar…”
…
Köy hayatında elde edilen alışkanlıklar çok uzun yıllar daha sürecek ve bizim kuşağın dönemlerine kadar dayanacaktı.
İkinci Dünya Savaşından sonra sosyal, ekonomik ve siyasal hayatta birçok değişiklikler olacak ama bu kadim alışkanlıklar sürecekti, coğrafya paramparça olana kadar.
Fakat biz o yıllarda kalalım, kandillerin yandığı yıllarda…

…
Müzik notalarından bir nehir:
Savaşın bitmesi eli kulağındaydı.
Almanya’nın Kıbrıs’ı işgal edeceği korkuları giderek dağılmıştı.
Muhtemelen geceleri yapılan karartmaya da son verilmekteydi.
Savaşın bitimine doğru Lefkoşa, Baybars’ın anılarında şöyle yer alır:
“Savaş artık karanlık demek değildi. Hala belli sınırlamalar vardı ama dışarı çıkabiliyor ve açık hava kahvelerinde oturabiliyorduk ve babam sulandırılmış konyağını yudumlarken annemle ben meze yiyorduk. Hendeğin üstündeki yüksek evlerden radyolar haykırıyor, kahveler sizi müzikle sağırlaştırıyordu. Sanki duvarların dışındaki ve duvarların içindeki bütün Lefkoşa şehri, müzik notalarından bir nehirde yüzüyordu. Şarkılar öylesine yoğundu ki günbatımının ardından değişmez olarak eserek şehrin havasını tazeleyen serin rüzgarlar içeri girmek için yol bulamıyorlardı. Belediye arazözleri, daha biz dışarı çıkmaya hazırlanmışken buharlaşan sular serperek sokakları turluyorlardı ve sokaklar yine de fırın ağzı gibiydiler.”
…
Golifa:
O dönemlerin yaşam tarzı kuşkusuz günümüzün özelliklerinden çok uzaktır.
Yemek kültüründe de büyük değişiklikler vardır.
Baybars’ın anılarında “kolifa” (golifa) yer etmiş.
Özellikle bayramlar golifasız olmazdı ve böyle bir bayram günü olmalıydı, Baybars köy çocuklarının ikram edilen golifaları nasıl silip süpürdüklerini anlatarak golifanın tarifini verir:
“Buğday kaynatılıp suyu çektiriliyor, susam tohumlarıyla ve nar taneleriyle ve bademle ve üzümle karıştırılıyor. Karıştırma işi. Eğlenceli olan, kaseye parmaklarımızla dalıp bir anda her şeyi silip süpürmenizdi. Daha, daha…”
…
Yasak sokaklar:
Lefkoşa sokaklarında dikkat çeken bir özellik de genelevlerdi.
Bugün oldu Ömerge Camii çevresinde aynı alışkınlık sürmekte, birçok ev genelev olarak kullanılmaktadır.
Baybars’ın anlattıklarından anlaşılıyor ki bu bölge o dönemlerde de aynı özelliğe sahip.
Şunları söyler:
“…Ömerge Camisi yakınında bir eve gittik. Bu cami, Lefkoşa’nın Rum tarafındaydı. (Oldumolası Türk tarafı Rum tarafı varmış! A.O). Etrafında hala birçok Türk evi vardı. Ama Ömerge bölgesine ilişkin rastgele bir anıştırma, insana bir saygınlık kazandırmazdı, yalnızca dudaklar bilmiş bilmiş bükülürdü. Ne kadar masum olduğum zannedilirse zannedilsin, bir randevuevinin ne olduğunu çok iyi biliyordum ve bu bölge yalnızca tek bir tanesiyle de meşhur değildi: sokaklar dolusu vardı. Her köşede ilanlar: Bu sokağa girmek yasaktır. Bu deyim aforoz edilmek anlamına geliyordu.”
…
Rumca Nutuk:
Baf çok uzaktı o yıllarda. Başka bir ülke algısı yaratırdı kim bilir.
Nitekim Baybars Baf hakkında, henüz çocuk yaştayken kuşkusuz, “Baf daima bana uzak ve yabancı bir şeyler ifade ederdi” diye yazmıştır.
Sonra Baf hakkında şunlara yer verir anılarında:
“Baflı Türklerin geleneksel olarak, adadaki en eski Türk yerleşimcilerin soyundan geldikleri kabul edilirdi. Türkçeyi Rum aksanıyla konuşmaları bu eksikliği güçlendirirdi. Bazı çok uzak Baf köylerinde, Türklerin Türkçeyi hiç konuşmadığına, genel olarak inanılırdı. Camilerinde Rumca dua ederlermiş. Atatürk’ün sunulması günler sürmüş olan o anıtsal Nutkunun Rumcaya çevrilmesini bile istemişler ki onlar da duyabilsinler. Hiçbiri, hiçbir dilde okuyamazdı.”
…
Plajlarda kadınlar ve erkekler bölümü:
O yıllarda aileler denize gittiğinde, kadınların ve erkeklerin ayrı yerlerde denize girdikleri anlaşılıyor.
Bu durum her yerde böyle miydi bilmiyoruz.
Lapa denizine Lefkoşalılar da rağbet ediyordu ki bu çok uzun yıllar sürecekti.
Yazarımız Baybars çocukluk anılarında Lapta plajına değinirken “Kadınlar plajın kendilerine ait bölümüne, erkeler de kendilerine ait olanına giderlerdi” diyerek dönemin sosyal ve kültürel resmini çizip şunları belirtir:
“Annem daha sonra ötekilerle birlikte plajın kadınlar kısmına gidecekti. Bizim tarafımızdaki erkeklere ancak küçük kızlar katılabiliyorlardı. Göğüsleri büyümeye başlamış olan bir kıza, yalnızca, denizden çıkar çıkmaz havluyla örtünmesi koşuluyla izin veriliyordu. Ya da ince gri kumun üstüne çöküp çıplak taraflarını çabucak gözlerden saklaması. Bu nedenle plajın bize ait bölümünde dişi varlığın işaretleri, yalnızca uzun saç ve sakalsızlıktı.”
…
Yeni bir olay:
Lefkoşa’ya dönelim ve yazımızı bitirelim.
Sinemaların hınca hınç dolduğu zamanlardı ki bu eğlence türü de çok uzun yıllar sürecek, insanlar kışlık ve yazlık sinemalara kitlesel olarak ilgi göstereceklerdi.
Söz Taner Baybars’ın:
“Lefkoşa’nın geri kalmış dar çevresinde yeni bir olay. Başlangıçta Türk sinemasıydı. Halk masallarına kitlesel talep yüzünden düzinelerce film getirtilmişti. Münir Nurettin o uzun havalı şarkılarını söylüyor, konu: Görünmez hale gelen terliklerin sihri, kendi kendine kahve pişiren cezve. Ve sinema, ya da arzu ederseniz Magic Palace, geceler boyunca dolu. Bilet gişesinin önünde, ardında girişte, düzensiz kuyruklar oluşuyordu, yer ayırtılamıyordu ve ben küçük ve çaresiz, babamın kolunun altında korunuyordum…”
































